Altın Koza’da “Gerçeğin Çölü”
HAYAL PERDESİ - Festival 20.09.2011

Altın Koza’da “Gerçeğin Çölü”

18. Uluslararası Altın Koza Film Festival’inde Necati Sönmez danışmanlığında hazırlanan Gerçeğin Çölü başlıklı bölüm, son dönemde öne çıkan belgesel sinemanın çağdaş örneklerini izlemeye olanak veriyor. Hayal Perdesi adına festivali takip eden Barış Saydam, Gerçeğin Çölü bölümüyle ilgili izlenimlerini yazdı.

Adana Altın Koza Film Festivali’nin sevdiğim özelliklerinden biri de, diğer festivaller gibi programına yurtdışındaki festivallerde yarışmış ödüllü Amerikan ve Avrupa filmlerini katmak yerine, mütevazi bir “Dünya Sineması” bölümü açarak, gözünü bize yakın coğrafyalara çevirmesi ve bu coğrafyaların yapımlarına yer vermesi… Geçen yılki Filistin sineması buna en güzel örnekti. Bu sene de Slavoj Zizek’in Matrix’e gönderme yaptığı “Gerçeğin Çölü” yazısından esinlenerek hazırlanan belgesel programı, geçen senekine benzer bir hassasiyet içeriyor.

12 Kızgın Lübnanlı (12 Angry Lebanese)

12 Kızgın Adam’ı bilmeyen yoktur; Reginald Rose’un aynı isimli oyunundan Sidney Lumet tarafından 1957 yılında beyazperdeye taşınır ve gösterilir gösterilmez klasik hâline gelir. Bütün delillerin suçlu göstermesine rağmen, aslında suçsuz olan bir adamın hikâyesini anlatan oyun/film, adalet kavramını ve adaletin nasıl belirlendiğini tartışır. 12 Kızgın Adam, temelinde bir meselesi olan kurmaca bir yapıdır ve bütün kurmaca, insan tarafından verilen adaletin muğlaklığını ortaya çıkarmak üzerine kuruludur. Oysa aynı oyunun serbest bir uyarlamasını konu alan 12 Kızgın Lübnanlı, bunun çok daha ötesine geçmeyi başarıyor.

Batılı bir gözün seküler adalet kavramının yanına, 12 Kızgın Lübnanlı, Doğu’nun kendine has adalet, kader ve ahlâk anlayışını da eklemliyor ve suç/ceza denklemi farklı bir boyut kazanıyor. Roumieh Hapishanesi’nde kimi idama mahkûm kimi ise ömür boyu müebbet cezasına çarptırılmış tutukluların da içinde yer aldığı bir grup mahkûmun bir tiyatro oyunu sergilemek üzere toplanmasıyla başlayan hikâye, katman katman açılarak kurmacanın sınırlarını yıkıyor. 12 Kızgın Adam’ın kurmacanın sınırları içinde yarattığı mükemmel kurgu, 12 Kızgın Lübnanlı’da gerçek hayat hikâyeleriyle kurmacanın “sınırlı” dünyasından uzakta bir yerde kendisini konumlandırıyor. Tutukluların her biri oynadıkları role kendi hayatlarından yaşanmışlıklarını katıyor ve karakterlerini “gerçek”leştiriyor bir anlamda. Bir idam mahkûmunun yaşadığı psikozu ya da mübbet hapis cezasına çarpıtılmış birinin içine düştüğü bunalımı tiyatro oyunundaki karakterine taşıması, adalet nedir, nasıl olmalıdır sorusunun çok ötesine geçiyor.  12 Kızgın Lübnanlı yasaların ötesinde farklı bir adalet kavramının ve hak hukuk arayışının olduğu bir alana götürüyor bizi. Bu, Batılı anlamda klasik Dostoyevskiyen vicdan muhasebesi ya da Lumet’in filminde olduğu gibi bir adalet sorunsalı değil, bir insanın kendi kaderine karşı çıkmaya çalışmasının mücadelesi aynı zamanda. Mahkûmlara verilen ikinci şans, bu yüzden bizler için “öteki”ne yakınlaşma yolunda atılmış basit bir adımken; mahkûmlar için varoluşlarını yeniden ifade etme ve kendilerini farklı bir biçimde kurma anlamında da yeni bir yolun açılmasına imkân tanıyor.

Anadolu’nun Son Göçerleri: Sarıkeçililer

Dondurmam Gaymak filmiyle önemli bir başarı yakalayan Yüksel Aksu, kurmaca filmindeki hassasiyetlerini belgesele de taşıyor. Filminde giderek değişen ve dönüşen bir dili bütün şiveleriyle olduğu gibi kullanan ve bu şekilde belgesele yakın bir gerçeklik de yakalayan Yüksel, yeni çalışmasında da yok olmakta olan bir kültürün izlerini sürerek Sarıkeçililerin peşinden gidiyor. Az sayıdaki göçer halktan biri olan ve her geçen gün göç edecekleri alanları azalan bu göçebe topluluğu izlenimci bir şekilde beyazperdeye aktaran yönetmen, sonraki kuşaklara da önemli bir kayıt bırakıyor.

Minik Sesler (Little Voices)

Kolombiya yapımı animasyon, çocukların gözünden Kolombiya’daki iç savaşı anlatıyor. Savaş öncesinin mutlu mesut günlerinden başlayan yapım, gerillaların yerleşim yerlerine gelmesi ve buradaki insanları yerlerinden etmesiyle birden şekil değiştiriyor. Başlardaki reklam estetiğindeki tozpembe atmosfer, büyük bir hızla yerini bir savaş simülasyonuna bırakıyor. Bu keskin geçiş sırasında yönetmenin dramatik çatıyı sağlam kurması animasyonun güç kaybetmesini engellese de, mizah ve drama arasında aynı dengenin olmaması netice itibariyle filmin bütünlüğünü zedeliyor. Bir sosyal sorumluluk projesi olarak bakıldığında Minik Sesler Kolombiya’da yaşanan iç savaşın çocuklar üzerindeki etkilerini sarsıcı bir deneyim olarak ekrana yansıtıyor ve amacına ulaşıyor. Ama kurmacanın sınırları içerisinde değerlendirdiğimizde, anlatım ve ton açısından da sıkıntıları olduğunu belirtmemiz gerek.

Unutulmuş Düşler Mağarası (Cave of Forgetten Dreams)

Çektiği her film Werner Herzog için bir yolculuktur ve bu sırada karşılaştığı herkes o yolculuğun anlamlandırılmasında önemli bir yer tutar. Bu yüzden Herzog’un belgeselleriyle filmleri vahşi ve ilkel yaşama yönelik bir bakıştan çok, insanın kendi iç dünyasına ve doğasına bakışı beraberinde getirir. Unutulmuş Düşler Mağarası’nda yönetmen, insanlığı oluşturan farklı katmanların izini sürerek kendi yolcuğunu insanoğlunun tarih boyunca yaptığı yolculukla birleştiriyor. Walter Benjamin uygarlığın bütün ürünlerinin aynı zamanda birer barbarlık ürünü olduğunu söylerken Herzog da bu doğrultuda hareket ediyor ve uygarlığı ifade eden şeylerin altını oyuyor. Mağara duvarlarındaki çizimlerden yola çıkarak sanatın insan yaşamı üzerindeki etkisini sorguluyor ve “homo sapiens” teriminin, insanı tanımlamaktan çok modern insana atıfta bulunan içi boşaltılmış bir metafor hâline geldiğinin altını çiziyor. Alman romantikleri gibi o da görünenin tasvirinin sanatla bir ilişkisi olmadığının farkında; bu yüzden mağaradaki çizimler vasıtasıyla düşlerinde insanlığa ait olduğunu düşündüğü bir imgelem yaratıyor ve onun peşinden gidiyor.

Mama Afrika (Mama Africa)

Ünlü Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin ağabeyi Mika Kaurismaki’nin Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba’nın hayatını anlatan belgeseli, düz bir anlatımla ilerleyen “konuşan kafalar” tarzında bir belgesel olmasına rağmen izleyeni sıkmadan derdini anlatıyor. Tabi bunda Makeba’nın renkli kişiliğinin ve şarkılarının da etkisi büyük. Makeba sadece Nelson Mandela gibi siyah-beyaz çatışmasının sembol isimlerinden biri değil aynı zamanda Afrika kıtasının birliği ve bütünlüğü için de pek çok girişimde bulunan, Amerika’daki Kara Panter Partisi’nde etkin olan Stokely Carmichael’la evlenen ve hayatını siyahların bağımsızlığına adayan bir aktivist.

Kaurismaki, Makeba’nın ailesi ve arkadaşları aracılığıyla onun anısını yaşatırken, Malcolm X ve Nelson Mandela gibi ikonlaşmış isimlerin de özgürlük mücadelesinin arkasında yatan “adanmışlığı” ortaya çıkarıyor. Makeba’nın politik olarak giderek daha aktif olması ve “bir kişi bile özgür değilse, ben de özgür sayılmam” şiarını kendisine çıkış noktası olarak seçmesinden sonraki süreç, sanatçının hayatının önüne geçiyor. Mika Kaurismaki tıpkı kardeşi gibi markist bir perspektiften bakarak, Makeba’nın hayatını sınıf çatışması, ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadelesi olarak görüyor ve perdeye bu şekilde aktarıyor. Bu açıdan, Mama Africa sözü olan ve bunu nasıl söyleyeceğini bilen, bilinçli bir belgesel. Barış Saydam / Adana

 

 

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..