Türk sinema camiasında çok yaşanan bir sanat türüdür bu, şaşırmayın! Uzun yıllar bu mesleğin içinde olanların aklına bir sürü örnek üşüşebilir hemen... Kimisi kamuoyuna yansır kimisi de aramızda ‘kekremsi bir tat bırakarak’ kalır. Mesela Arka Pencere’nin de yazarı olan bir meslektaşımızın yazdığı bir eleştiri yüzünden bir film şirketi filmlerini bizden üç-dört ay saklamıştı. Bu arada hakkında negatif eleştiri yazılan filmin "Mumya" (The Mummy) olduğu hatırlanınca konu daha da şenleniyor...
Bir filmin sahiplerinin filmlerine ön gösterim yapma ya da yapmama hakkının olması tartışılmayacak bir mesele. Bazen basın gösterimlerine kopyaların yetişmemesi gibi durumlar da yaşanıyor. Ama bazen de filmine güvenmeyen yapımcının aldığı bir karara bağlı olarak da basın gösterimi yapılmayabiliyor. Bunun da duyurusu yine yapımcı ya da dağıtımcı tarafından çok net ve kesin bir dille yapılıyor: "Bu filme basın gösterimi yapılmayacaktır". Kimse de buna karşılık büyük tepkiler verip, sorular ya da fikirler üretmiyor açıkçası. Tam tersine, herkes sessizce dağılıyor... Tabi ki kendi düşünce dünyamızda, ‘kopya yetişti/yetişmedi’ gibi bir sorun yoksa ortada, gerekçe olarak filmin eleştirmenlerce beğenilmeyip ‘negatif’ yazılarla taçlandırılmasına engel olunmasının amaçlandığını düşünürüz. Bizim de bunu düşünmeye hakkımız var ne de olsa... İnsan bir an empati kurunca belli bir ölçüye kadar hak da veriyor. Büyük heyecanlarla ve paralar harcanarak yapılmış bir film için, zorluklarla dolu bu uzun yaratım sürecinin içinde olmayan biri olumsuz şeyler yazıyor... Sinir bozucu olabilir, evet. Ama bu işin doğasında bunun olduğu hep unutuluyor.
Bu işin ‘eleştirmek’le ilgili olan kısmı. Şimdi gelelim olayın “New York’ta Beş Minare” ekibiyle ilgili olan kısmına... Mahsun Kırmızıgül, ilk filmi “Beyaz Melek”ten itibaren entelektüel çevrelerin kendisini ve filmlerini hor gördüğünü, önemsemediğini, görmezden geldiğini, hatta aşağıladığını söyledi durdu. Oysa biz bu işin (yani eleştirmenlik kurumunun) tam da göbeğinde aktif olarak çalışan kişiler olarak genele yayılmış böyle bir tavrın olduğunu hatırlamıyoruz bile! Kaldı ki ikinci filmi “Güneşi Gördüm” de en azından samimi bulunan ve hakkında çok da kötü eleştiriler yazılmamış bir film oldu. Oscar aday adaylığı sürecinde de eleştirildiği kadar desteklendi de. Yani bir filmin bütün bir ulusu kucaklaması gibi bir beklentiyle sinema yapılır mı? Ancak sanırız Mahsun Kırmızıgül’ün bütün filmleri bunu amaçlıyor. Bu beklenti karşılanmayınca da sorun oluyor.
Nitekim “New York’ta Beş Minare”nin basın gösteriminin yapılmayacağının haberinin dalga dalga yayılışı, Mahsun Kırmızıgül’ün yazarlara olan kırgınlığı/kızgınlığı ile açıklandı. Kırmızıgül’ün yaptığı her konuşmasında belirttiği, mevcut standartların çok üzerinde, büyük paralar harcanarak, senfoni orkestralarına müzikler yaptırılarak çekilmiş bu filmlerin çok seyirci tarafından izlenmesi yetmiyor. Filmlerinin (daha ilkinden başlayarak) ödüllere, pozitif eleştirilere ve alkış seslerine de boğulması gerektiğini düşünen Kırmızıgül, ulusal festivallere de filmini göndermemesinin sebebini "Oralarda aslanları farelere yediriyorlar" diye açıklayarak büyük bir ayıbın ve özeleştiri yoksunluğunun altına imzasını atmış oldu.
NTV canlı yayınında filmini eleştirmenlere göstermemesinin sebebini anlatırken bile zorlanıyor kendisi. Festivallerde müzik ödülünün dahi (!) kendisine layık görülmemesini eleştirip, o festivallerde sadece bir üyenin eleştirmen olmasına rağmen faturayı bütün bir meslek grubuna kesmekten de rahatsızlık duymuyor. Aslında ‘bütün’ demek de yanlış, çünkü kendisine yakın bulduğu üç-beş eleştirmeni de o gruptan ayırarak, onları filminin ‘VIP gala’sına çağırma ‘büyüklüğünü’ de gösteriyor!
Demek ki hepimiz kardeş değilmişiz diye düşünüyoruz biz de böyle olunca... Demek ki bazılarımız ‘daha kardeş’miş!
(arkapencere.com internet dergisinin 5 Kasım 2010 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)
Arkapence.com