Son zamanlarda hem nitelik hem de nicelik olarak bir artış gösteren Türk sineması, bu hafta vizyona giren filmlerde de ağırlığını hissettiriyor. Saklı Hayatlar, Press, Çınar Ağacı, Kaybedenler Kulübü derken, bu hafta da İlksen Başarır’ın ikinci filmi Atlıkarınca ve Shiar Abdi’nin çektiği Yürüyüş (Meş) vizyona girdi.
Özellikle son birkaç aydır vizyona giren Türk filmlerini göz önüne getirdiğimizde, Türkiye’de saklı kalan, söylenmeyen ve yokmuş gibi davranılan pek çok konuyla ilgili filmlerin birer birer gün yüzüne çıktığını görüyoruz. Birbirini izleyen ve birbirinden farklı konulara değinen bu filmlerin her ne kadar ortak paydası 12 Eylül darbesi olarak gözükse de, gerek Saklı Hayatlar gerekse de Atlıkarınca, 12 Eylül haricinde de toplumda gözardı edilen meselelere cesurca değiniyor. Özellikle bu hafta vizyona giren Atlıkarınca, her şeyiyle “normal” gözüken orta sınıf bir aileyi merkezine alıyor ve yüzeydeki sıradanlığın ötesini görmemize olanak sağlıyor. Filmin yüzeyindeki doğallık bir süre sonra aile içindeki gerilimle birleşerek, rahatsız edici bir raddeye varıyor. Çatırdayan çekirdek aile temelden sarsılırken, yönetmen son derece tekinsiz bir atmosfer yaratarak, seyircileri de durumun vehametiyle baş başa bırakıyor.
İlksen Başarır, Atlıkarınca’da ilk filmi Başka Dilde Aşk (2009)’ın üzerine çıkmayı başarıyor; fakat bununla birlikte filmin finaliyle seyircilere de oynamayı ihmal etmiyor. Hikâyesini geri dönüşlerle anlatarak, seyircinin doldurması gereken boşlukların hepsini doldurmanın dışında, finalde de yönetmen seyircinin vicdanına seslenerek, karakterini cezalandırıyor. Oysa böylesi bir yargı, filmin o ana kadarki düzenine ve “göstermek” yerine ima etmeyi tercih eden sinema diline ters düşüyor. Hanekevari bir hikâye anlatma fırsatını Başarır geri teperken, neyse ki ileride çekeceği filmler için ümitli olmamıza da imkân tanıyor.
Shiar Abdi’nin 12 Eylül darbesinden sonra Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaşananları anlattığı Yürüyüş filmi ise, Xelilo’nun trajik hikâyesi aracılığıyla bizlere dönemin atmosferini yaşatmayı başarıyor. Darbeden sonra çehresi değişen Nusaybin’in kayıp insanlarına ve resmi olmayan tarihine ayna tutuyor. Bununla birlikte Press filminde olduğu gibi yönetmen mizahı da son derece etkin bir şekilde kullanıyor. Fakat film ilerledikçe başlarda komedi malzemesi olarak kullanılan öğeler anlam değiştiriyor ve politik bir eyleme dönüşüyor. Darbeden sonra, bir delinin iktidarla olan/olmayan ilişkisi üzerinden ilerleyen Yürüyüş, son dönemde artan politik filmlere güzel bir örnek.
Haftanın diğer vizyona giren filmleri ise, Türk filmlerinden çok daha geri plânda kalan filmler: Stieg Larsson’un çok satan kitabından uyarlanan Arı Kovanına Çomak Sokan Kız (The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest), Lisbeth Salander’in maceralarının devamı olurken, serinin ilk filminin de oldukça gerisinde kalıyor. Kitaplardan uyarlanan filmlerin hiçbir zaman kitaplar kadar iyi olmadığı tezine hiç bulaşmadan, bu filmin sırf kurmaca olarak düşünüldüğünde bile çok fazla sarktığını, kendini tekrarladığını ve “gizem”den yoksun ilerlediğini söylemekte fayda var. Catherine Hardwicke’in Kız ve Kurt (Red Riding Hood) filmi ise, yönetmenin çektiği Alacakaranlık (Twilight) serisiyle M. Night Shyamalan’ın Köy (The Village, 2004) filminin birleşimi gibi… Anlaşılan Hardwicke’in ve yapımcıların Alacakaranlık serisinden sonra vampirlere ve kurt adamlara olan ilgisi artarak devam edecek.
Barış Saydam