Hiç olmak değil nam salmaktı racona uyan. Bütün bunlar iyiydi, güzeldi de… Bir kavgadan galip çıkmak, röveşatadan gol atmak, tavlada en iyi eli tutturmak; Digitürk’lü kahvehaneler, dostlar, sataşmalar ve dışarılar sonra. Özellikle dışarılar ve özellikle kalabalıklar… Çünkü bir başına kaldığında ne güneşinde ısınabildi bu şöhretinin ne de gölgesine sığınabildi. Sıkıntısı, onu diri tutan ne varsa ince bir duman gibi üzerini kapladı ve belli belirsiz bir çatırtı yükseldi heybetinden. Her şey kendi olmaktan çıktı ve eşyalar tuhaflaştı bir bir. Kapılar kapı olmaktan çıktı; her açtığında içeride titreyen bir gölge bulur hale geldi. Basamaklar basamak olmaktan, duvarlar duvar olmaktan çıktı ve sıradan eşyalar büyük heyulalar haline geldi: balkondaki çamaşır ipi, sürahideki su, masadaki bardak. Ne zaman bir sürahiye uzansa, sürahi ona soran gözlerle baktı, bardak bir mezarın ağzı gibi geldi. Gönül’ün esmer yüzü belirdi o ağızda: sol kaşının ucundaki siyah nokta, yanağının gamzesi, dudağının kıvrımı, boynunun inceliği ve her gece rüyalarına karışan gözleri.
Ses çıkarmadan yalvarmayı ve gözyaşı dökmeden ağlamayı bu gözlerde görmüştü Gaffar. On iki yıldır durmaksızın akan bu gözyaşlarını dindirmeyi, bir elbise gibi üzerinde taşıdığı bu nedametten kurtulmayı istedi; kadınların bitişik odalarda suskunluğa gömüldüğü, adamların bir sofranın ardında fısıldaştığı, tepsi tepsi çayların, duman duman havanın ve zehir zehir sözlerin tüketildiği o uzun süren gecenin şafağını bütün dünyayı unutacak kadar unutmayı istedi. İnleyerek açılan bir tahta kapıdan geçtiğini mesela, eğri büğrü bir basamağı atladığını ve amcalarının eline tutuşturduğu buyruğu, dört duvarı yetim, dört duvarı kireç, dört duvarı buz bir odanın en karanlık köşesine sinmiş küçük kara gölgenin kucağına bıraktığını. Gönül yaprak gibi titreyen dudaklarını aralayıp bir bardak su istemeseydi unutur muydu? O suyla hayat bağışlayan bir Hızır olur muydu? O günden beri elleri titremeden su içmeyi becerebilir miydi? Kaderinde yazmasa insan ölür müydü? Bilemedi. O zaman, aile büyüklerinin onun ergen ellerine tutuşturarak hafifledikleri bir vazifeyi sırtında taşımanın yükü ona ağır geldi, kalbi ağır geldi. Esen yel, savrulan yaprak, musluk şırıltısı, saatin tıkırtısı, baca dumanı ağır geldi. Nefes almak, su içmek, yemek yemek, işe gitmek; insanlar, yollar, dokunaklı türküler, omuzlarına bir günahın vebali yüklenen on dört yaşındaki erkek kardeşler ve bir çamaşır ipiyle kucaklarına intiharı bırakılan on yedi yaşındaki ablalar ağır geldi. Dünya ağır geldi. Dünya ağır gelince bir filme sığındı.
Her Hikâye Bir İnsanla
Eşikten içeriye adım attığı anda bir kumpasa geldiğini anladı Gönül. Halbuki hepi topu bir gün önce, sigara yanığıyla dolu döküntü koltuklarda otobüsün kalkış saatini beklerken, ferah bir odaydı aklından geçen, rüzgârın dalgalandırdığı tül perdeler, bir avuçtan bir avuca akması suyun, bir parmaktan bir parmağa yol. Rüyasını görmüştü bunun. Elleri portakal kokan kadınlar (Portakal reçeline mi aş eriyordu ne!) sürahilerle su döküyorlardı ellerine. Rüyada görülen su uzun bir ömre işaret derlerdi. Suyun yürümesi küslüğün bitmesi, üç buçuk aydır oradan oraya sürüklendikleri bir kaçgöçün sona ermesi demekti, bir çatıya kavuşmaktı. Kavuşmak Hüseyin’di. Hüseyin yol inşaatında çalışan Bartınlı bir işçiydi. Amcaoğluna sözü kesilen Gönül’ün onun adını anması ölüm fermanı demekti. Gönül ferman dinlemedi. Filmler dahi içinde bir kalbi bir kalbe düğümleyen bir sevda yoksa, seven-sevilen yoksa, kavuşmak yoksa çekilmezken bitişik evin tezek kokulu odalarına karışmaya gönlü el vermedi de soluğu Hüseyin’in yanında aldı. (Kaderinde vardı demek ki. Allah istemese yaprak düşmezdi.) Kıyamet kopmuştu kopmasına ama üç buçuk ayın sonunda nihayet ılık bir ses, bir söz girmişti araya. Küslük bitecekti nihayetinde. Diğerleri ne derse desin, söz babanın ağzından çıkmıştı bir kere ve lâf orada biterdi. Hem rüyasını görmüştü bunun… Sürahilerle su taşıyorlardı ellerine. Rüyada görülen su, kahırsız ve uzun bir ömre işaretti. Ömür dedi içinden, suya üflenen bir dua gibi üç kez tekrarladı içinden: ömür, ömür, ömür. Hem söylenişi güzeldi hem anlamı, hem de kadife gibiydi, yumuşak. Ömür ve Gönül… Ne güzel de uyuyordu birbirine. O anda karar verdi. Kız-erkek fark etmezdi (kimseler bilmezken kadınlar bilirdi elbet içlerinde ikinci bir kalbin attığını), Ömür koyacaktı adını, erkekse Ömür Cabbar. (Bu bağışlanmadan sonra babasının adını da ekleyecekti mutlaka.)
Bahçesinde bir köpeğin ağlar gibi uluduğu, rüzgarın pencerelerin kağşamış ahşabından ve duvarların yarıklarından içeri süzüldüğü evin bu en ücra köşesinde, tavandaki kirişlerden uzunca bir kabloyla sarkıtılmış, yazdan kalma sinek pisliklerinin kararttığı bir ampulün fersiz ışığı altında, soğuktan değil korkudan yaprak gibi titrediği o gece anladı ki aslında baştan böyle yazılmıştı yazgısı. Rüyaların uğursuzluğuna, dünyanın yalanlığına, yaşamanın bir yorgunluk olduğuna, erkeklerin erkekliğine, kadınların kadınlığına, yalnızların çaresizliğine, çaresizlerin yalnızlığına ve bütün bunların aslında insanın alnına doğumuyla yazıldığına o gece inandı. Ölüm gerçekti, gerisi heves. Vakti geldiğinde insanın aklının tutulduğuna ve artık kaçsa da göçse de o canın insandan çekip alındığına, kalbinin gümbür gümbür attığı, bütün damarlarının kısaldığı, içindeki bütün suların çekildiği ve yağmurlar dolusu suyu içse yine de kanmayacağı bir susuzlukla dudaklarının çatladığı o anda inandı, iman etti. Bütün bunları, bir köpeğin ağlar gibi uluduğu, rüzgârın pencerelerin kağşamış ahşabından ve duvarların yarıklarından içeri süzüldüğü soğuk bir gecenin şafağında, içeriye doğru tanıdık adımlarla, ayaklarını sürte sürte yürüyen Gaffar’la göz göze gelmelerine ramak kalan o kısacık sürede geçirdi aklından.
Kısa ömrünün son uzun gecesinde, ölen bir kişinin son bakışıyla ekranda donan yüzü, hep başa sarılan gücenik şarkılar gibi, bütün kuşların aynı anda havalanması, dünyanın bir anda durması gibi geride bir boşluk, bir yokluk bırakarak sinelerine kazındı seyredenlerin.