Film izlemeyi ben seçmedim, içinde doğduğum, büyüdüğüm ortamın doğal bir sonucu, olmaz olmaz bir zorunluluğu oldu. Şikayet etmiyorum, aksine kendimi şanslı, hatta çok şanslı sayıyorum; film izlemek, çokça film izlemek bana çok şey öğrettiği için, yanlış veya doğru.
Sinemanın çok konuşulduğu bir sinemacı/filmci ailede doğdum. Çocukken film şeritleri, afişler, lobiler ile oynadım, sinema dergilerinin resimlerine baktım ve evde konuşulanları çokça dinledim; başta pek bir şey anlamadan sonra ise artan bir merak ve ilgi ile…
Ailemizde sinemaya eğlenmek için gidilmezdi genelde. Sinemada hiç kuşku yok ki eğlenirdik, heyecanlanırdık, duygulanırdık, gerilirdik. Ama sinemaya gidip film izlemek mesleki bir uğraştı. İnsan (babam ve eniştem) bir sinema salonunu yönetiyorsa (babam Elhamra Sineması’nı, eniştem ilkin Kadıköy’deki Süreyya daha sonra Atlas sinemaları, aile dostlarımızdan Fernando Franco Saray Sineması’nı, İpekçi Kardeşler Melek, İpek sinemalarını, Çangopulos ailesi Lüks Sineması’nı vb.) diğer (rakip) sinemaların durumunu, programlarını, gişe hasılatlarını izlemesi gerekiyordu. Sonuç: Nerede ise her gün bir sinemada film izleme zorunluluğu; çok hoş bir zorunluluk ama…
İlk filmlerimi 4-5 yaşlarımdayken izledim, ilk ve son korkumu Elhamra Sineması’nda yaşadım. İlk gözyaşlarımı dev maymun King Kong için akıtırken ilk kahkahalarımı Chaplin sayesinde attım.
Terim doğru mu yanlış mı bilemeyeceğim ama benim tanımlamam ile bende çocukluğumdan kalma bir “ekran hastalığı” var: Beni bir ekranın karşısına yerleştirdiniz mi sürekli o ekrana bakarım, görüntü yansıtsın veya yansıtmasın, ister sinema ekranı, ister televizyon, ister bilgisayar... Hastalığı tabii ki bir hayli küçükken başta Elhamra Sineması’nda kaptım; koltukların ilk sırasında oturup saatlerce ve günlerce film izlediğimden. Bu ekran hastalığını sürdürüyorum bugün bile, ne yazık ki!
Evet, film izlemek bir yaşam şekliydi, “mesleği” öğrenmekti; artı bir sürü şey daha öğrenmek, şaşırmak, coşmak, koltuktan kalkmamak. Sinema benim canlı, devasa boyutlu ilk ansiklopedim oldu; ilk bol fakülteli üniversitem. Sinemadan çok şeyi, nerede ise her şeyi öğrendim; dünyayı ve zamanla kozmosu gezdim; tüm çağlarda yaşadım, bir dizi tarihsel ve ünlü kişilerle bir arada oldum. Tabii ki sinemanın aslında ne olduğunu da öğrendim; film izleye izleye ve evdeki konuşmaları dinleye dinleye… Sinemanın ne olduğunu ve bir filmin nasıl meydana getirildiğini…
Evde en çok konuşulan konu tabii ki sinemaydı; özellikle sinemanın “altın yılları” sayılan sessiz sinema… Babam sinema müdürlüğünden önce dışalımcı idi, annem sessiz dönemde ara yazıları döşeyip siyah-beyaz filmleri boyuyordu, teyzem perdenin arkasında ses efektleri yapıyordu. Film adları, oyuncu adları, yönetmen adları, şirket adları havada uçuşuyordu ve merakım artıyordu, keşke o filmleri de izleyebilseydim diye (bugün internet sayesinde bol bol izliyorum büyük bir zevkle ve toplamaya çalışıyorum).
Sinemaseverliğimin o ilk yıllarında seçici olduğumu söyleyemem. Elhamra’da gösterilen tüm filmleri izlerdim; defalarca, hiç sıkılmadan… Diğer sinemaların 18.30 seanslarına annem ve babamla katılırdım ve evde olduğumda babamın imal ettiği (imal etmeye çalıştığı) çokça ilkel bir projeksiyon makinesinden film parçaları izlerdim.
Yıllar boyu, ilk çocukluğumdan delikanlılığıma ve sonrasına/bugüne kadar sürdürdüğüm bu film izleme furyasından ne öğrendim, ne kazandım; film izlemek bana nasıl yaradı?
Sinema bir genel kültür konusu ve bir kültür aracı; sinema eğlendirir, duygulandırır, gerer, korkutur ama her şeyden önce öğretir ve özellikle düşündürür. Sinemayı bir okul saydığım için bu okulun çalışkan ve mümkün olduğunca başarılı bir öğrencisi olmaya çalıştım ve hâlen çalışıyorum. Her izlediğim film iyi olsun, vasat olsun, kötü olsun bana bir şeyler öğretti. Hiçbir zaman Bela Balazs’in şu sözünden caymadım: “En kötü filmde bile izlenilecek bir sahne vardır.”
Yaşamım boyunca binlerce film izledim. Zaman zaman ve hâlen izlediğim filmlerin listelerini tuttumsa da kimi eksikliklerden dolayı tam veya yaklaşık sayısını çıkartamadım. Bana sorduklarında tahminler yürütüyorum (belki 10.000, belki 15.000, belki çok daha fazla). Ama sorun çok film izlemek mi yoksa doğru ve gerekli filmleri izlemek mi? Sinema bir sanat ise (ki öyledir), sinema bir kültür taşıyıcısı ise (ki öyledir) asıl maharet iyisini, çok iyisini, gerekli olanını seçmektir. İşte bunu yapmak da herhangi bir sinemasever için çok zor veya tümüyle olanaksız. Sinemanın büyüsünden söz edilir ve bu tanımlama çok doğrudur; çünkü her şeyi ile sinema, başka şeylerle bir arada, bir büyüdür ve benzeri yoktur.
Pek çok şey sıraladım ama henüz soruya doyurucu bir yanıt vermedim. Ailede ve çevrede bir mesleki zorunluluk olduğu için film izlemeye başladım; bilinçsizce… Yıllar geçince sinemaya bağlandım, sinemayı düşledim (Hiçbir zaman yönetmen veya senaryo yazarı olmayı düşünmedim; sinema yazarı, eleştirmen, sinema tarihçisi olmak istedim.); giderek sinema benim de mesleğim oldu ve bugünlere vardım film izleye izleye. Peki bunca yıl içinde izlenilen bunca filmin getirisi ne oldu somut olarak? Bir zevk, birçok geniş ilgi, kuşkusuz bir tutku, muhakkak bir yaşam şekli, her konuda genişleyen ve boyutlanan bir vizyon, bir artı kültür.
Her film, iyisi ve kötüsü ile benzeri olmayan bir maceradır; çözümlenmesi lâzım bir olay yumağı… Her film sinema bilginize bir katkıdır ve her görüntü beyinsel arşivinizde bir ayrıntı. Sırf vakit geçirmek için film izleyebilirsiniz, aslında önemsemeden film izleyebilirsiniz, uyuklarken film izleyebilirsiniz. Ama koşullar ne olursa olsun her zaman ister bilinçli ister bilinçsiz izlediğiniz film ile bir ilişki kuracaksınız, ister beğenin ister beğenmeyin. Sinemanın büyüsü de budur veya buna benzer bir şeydir ve sonuçta film izlemek salt bir beğeni işi değil de bir seçim, düşünsel bir gereksinim ve kültürel bir uğraşıdır. Tüm bunlardan dolayı film izledim, izliyorum ve umarım sonuna dek izleyeceğim.