Ali Balcı
Sinemaseverlerin Terminatör ve Titanik gibi filmlerden hatırlayacağı James Cameron’un yönetmenliğini yaptığı Avatar, iki yüz otuz milyon dolarla sinema tarihinin en pahalı filmlerinden biri. Genel kanı, özellikle görsel anlamda sinemaya getirdiği yeniliklerle filmin bir dönüm noktasını temsil ettiği yönünde. Fakat filmin sadece bu yanıyla bir devrim yaptığını söylemek haksızlık olur. Zira Holivud’daki hâkim ideolojiye getirdiği başka bir yenilikle de film devrimsel karakter taşıyor.
Hikâyeye göre Pandora isimli bir gezegende koloni kuran dünyalılar, dünyanın enerji açığını buradan transfer ettikleri madenler kanalıyla gidermektedir. Gezegenin kaynaklarına ulaşma noktasında bu gezegende yaşayan yerliler problem teşkil etmektedir. Onları problem olmaktan çıkarma noktasında dünyalılar bazı teknikler geliştirir; yerlilerin benzeri klonlar üreterek bunları yerlilerin arasına göndermek gibi. İkiz kardeşiyle DNA’larının benzeşmesi nedeniyle gezegene getirilen eski bir asker, Jake Sully, bu klonlardan birini yönetir. Ondan beklenen klonu vasıtasıyla yerlilerin arasına karışarak dünyalılara istihbarat sağlamak ve yerlileri madenin üzerinde inşa ettikleri barınaktan ayrılmaya ikna etmektir. Filmin hikâyesi bir tarafa, tasvir ettiği iki farklı dünya ve bunlar arasında yaptığı tercih bu yazıyı daha fazla ilgilendiriyor.
İnsanoğlunun olanca teknolojik ilerlemesine karşın ana karakter Jake Sully’nin tekerlekli sandalyeye mahkûm olması filmin en karamsar yanı. Gelir adaletsizliğinin kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, ilerlemeye rağmen kaçınılmaz bir şekilde fakir sınıfı koruyacağını ve beraberinde taşıyacağını gösteriyor. Zira kapitalizm, ödül-ceza şeklindeki temel işleyiş mantığıyla bacaklarının geri verilmesi (ödülü) karşılığında Jake Sully’e istediği her şeyi yaptırabilir. Kapitalizmin koruduğu tek sınıf fakirler değil elbet. 2154 gibi bir tarihte dahi hırsızlık ve cinayet gibi suçlular sınıfının varlığını sürdürdüğünü Jake Sully’nin ikiz kardeşinin hikâyesini dinlediğimizde öğreniriz. Bunların işlevinin ne olduğunu film bize söylemez ama beyin dalgalarının dahi taranıp başka bir klona aktarılabildiği bir dünyada bu sınıfın kendiliğinden varlığını sürdürmüş olduğunu düşünmek safdilliktir. Sınıfların getirdiği mağduriyetin yanısıra, insan doğasına ya da daha doğru bir tabirle “kapitalist insan doğasına” dair hiçbir şey de değişmemiştir. Pandora’daki koloninin başındaki kişi Parker Selfridge, enerji için her şeyi yapabilecek ve büyük bir kabileyi gözü kapalı ölüme itebilecek kadar kapitalist bir zihne sahiptir. Probleme yaklaşım biçimi, sermayenin önünde engel olan her şeyi ortadan kaldırmanın meşru olduğu şeklindedir. Tam da bu nedenle kolaylıkla kabilenin imhası emrini verebilir. Emri alan Albay Miles Quaritch için de görev, diğer bir ifadeyle kapitalist sorumluluk, başkalarının yaşamından ve hatta kendisinin yaşamından bile daha değerlidir.
İnsan, doğa ile ilişkisini aynı şekilde sürdürmekte kapitalist/modern karakterini korumaktadır. Pandora’ya geminin yaklaştığı andaki şantiyenin manzarası ve dozerlerin orman içindeki imhası, insanın doğa üzerinde süregiden sömürüsünü açıkça ortaya koyar; tahakkümün nasıl artarak/güçlenerek devam ettiğine şahit oluruz. Doğa, kapitalist insanın arzuları doğrultusunda dönüştürülür. Tahakküm doğayla sınırlı değildir; bir zamanlar Batılı insanın Doğuluya yaptığını (kültür emperyalizmi eşliğinde süregiden sömürüyü) dünyalılar da Pandora halkına reva görür. İngilizce öğretme, onları yerinden ederek başka bir mekâna taşınmaya zorlama, bilimsel bir inceleme nesnesine dönüştürme gibi uygulamalar da bunlardan bazılarıdır.
Bütün bu kapitalist yaşam biçimine dair karamsarlık ve gelecekte aslında hiçbir şeyin değişmeyeceği mesajı bir yana, yönetmen James Cameron, izleyiciye alternatif bir dünya sunma noktasında bir adım öne çıkar. Bir tarafta kapitalist insanın yaşam biçimi, algılamaları, eylemleri, görme biçimi, kısacası mantalitesi dururken diğer taraftan bunun tamamıyla zıddı bir yaşam resmedilir. İkisinin bir arada sunulması izleyiciyi önemli bir tercihle karşı karşıya bırakması açısından önemlidir.
Bu ikinci dünyada insanın doğaya karşı bir tahakkümü olmadığı gibi insan ile doğa arasında tamamlayıcı bir ilişki sözkonusudur. Na’vi ırkı uzun saçları vasıtasıyla kendilerini doğaya bağlayabilmekte ve böylelikle doğanın bir parçası olabilmektedir. Ondan ayrılan ve tam da bu ayrılabilme yetisi sayesinde onun üzerinde tahakküm kurabilen bir ırk değildir. Fakat doğanın bir parçası olmaları, kapitalist anlamıyla gelişmelerinin önüne geçmiştir; onlar daha önce nasılsalar, hâlâ aynı pratiklerle yaşamlarını sürdürürler. Tam da bu nedenle dünyalıların onları yerliler ya da kabile halkı olarak tanımlaması bir tesadüf değildir.
Savaşçı sınıfın olması ve kabile liderinin mevcudiyeti Na’vi topluluğunu kapitalist anlamıyla sınıfların olduğu bir topluma dönüştürmez. Gerekli aşamaları geçebilen herkes savaşçılar sınıfına dâhil olabilir; zaten doğayı/hayvanları tahakküm altına alan kişi değil doğanın kendisine izin verdiği kişiler bu ayrıcalığı elde eder. Kontrolün doğanın elinde olduğu bir dünyada kişilerin birbirlerine karşı tahakkümü daha başlamadan imkânsız kılınır. Fakat bu kontrolün mutlak bir şekilde doğaya devredilmesi değildir. Neytiri, Jake Sully’i kurtaracağı esnada bir hayvanı öldürmek zorunda kaldığında doğanın sınırlarının nerede bittiğini de öğrenmiş oluruz. Doğa karşısında Na’vi ırkının tek ayrıcalığı hayatta kalma hakkıdır; onlara göre bunun dışında herhangi bir şey için doğanın üzerinde tahakküm kurmak gereksizdir.
Aslında filmi altüst edici kılan James Cameron’un iki farklı dünyaya ilişkin tasavvuru değil, aksine bu iki tasavvur arasında hem kendisinin yaptığı hem de filmi izleyenleri yapmak zorunda bıraktığı tercihtir. Böylesine problemleri olan kapitalist bir yaşam biçimi yerine sömürüyü minimuma indirmiş bir alternatif daha yeğdir. Cameron’un filmi için sinema tarihi açısından bir devrim olduğu yorumları henüz film vizyona girmeden yapılmaya başlamıştı. Özellikle görsellik açısından bu yorum su götürmez. Fakat film ve özellikle yaptığı tercih, kapitalist dünyanın merkezinden başka bir alternatifin çağrısını yapması açısından da devrimseldir; belki de beslenip güçlenecek olan başka bir söylemin nüvelerini taşımaktadır.