Okuyucu Eleştrileri
Hayal Perdesi okuyucularından gelen film eleştirileri arasından seçtiklerini bu alanda yayınlıyor. Siz de yazılarınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
02.03.2012 Siyah Kuğu

Kimi Yaşarsan Osun ve Ancak Ölümle Tamamlanırsın

Kim olduğumuzu belirleyen kimi yaşadığımızdır; kim gibi davranıyorsak o kişi oluyoruz. Kurt Vonnegut’un Gece Ana’daki kahramanına söylettiği gibi “kimmiş gibi yapıyorsak oyuzdur; o halde kimmiş gibi yaptığımıza dikkat etmeliyiz”. Oynadığımız kim ise ona dönüşüyoruz. Herkes rolünü oynadığı kişi oluyor. Rolü bize etrafımızdakiler biçtiğinde özellikle böyledir. Kimlik ne idüğümüzle değil, ne ettiğimizle ilgilidir.

 

Film çok-katmanlı, ama asıl meselesi galiba bu “yaşadığına dönüşmek” meselesi. Bale yönetmeninin Çaykovski’nin Kuğu Gölü’yle ilgili yeni bir projesi var: Sihirle kuğuya dönüşen ve aşkı bulduğunda insanlığına dönecek olan Beyaz Kuğu ile tam kendisine aşık olacakken erkeği cilvesiyle elinden kapan Siyah Kuğu’yu aynı balerin oynayacak. Nina (Natalie Portman) Beyaz Kuğu için biçilmiş kaftandır; ancak eski bir balerin olan annesinin baskısı altında steril bir uzatılmış çocukluk yaşayan Nina, Siyah Kuğu’nun da hakkını verebilecek midir? Bale yönetmeni mükemmelliğe teşne olan Nina’ya bunun için kontrolü elden bırakmasını, kendisini kasmamasını, doğal olmasını tavsiye eder. Nina, Siyah Kuğu’yu mükemmel oynama gayretiyle deyimin tam anlamıyla “kendini dağıtır”. Nina’nın kendiliği iki rol arasındaki gerilim içinde öylesine dağılır ki, zaten meyilli olduğu obsesyonların, halüsinasyonların ve paranoyanın derin kuyularına düşer. Siyah Kuğu’yu Beyaz Kuğu’dan bile daha iyi oynar ama mükemmelliğe ulaşmanın bedeli olarak balenin finalindeki Beyaz Kuğu gibi ölmesi gerekecektir. 

 

Sabıka kaydı tertemiz ebeveynlerin biricik yavruları Beyaz Kuğu olarak başlatılır hayata; böyle kurulur, böyle formatlanırlar. Herkesin Beyaz Kuğu olmadığını mı daha önce öğreniriz yoksa beyaz olmanın mükemmelliğe yetmediğini mi? Beyaz Kuğu paradigmasına hapsolduğumuzdan, neden böyle olduğunu anlayamayız bizim gibi olmayanın –meselâ merhamet etmeyebilenin, mütevazi olmayabilenin, rekabette sınır tanımayanın… Ama bir gün, bizden daha önce Siyah Kuğu olmuş birileri bize kazın ayağının perdeli olduğunu öğretir. Mükemmel olmak yolunda zıt kutbu da tanımak gerekir. Hatta onu içinde taşımak gerekir. Hatta her ikisini içinde karmak ve böylece karmaşıklaşmak gerekir. Bu bağdaştırmayı yapamayanlar film kahramanı oluyor: Yeni koşullara uyumlu, yeni ben-anlatısını kurgulayamayan ve dağılan parçaları birleştirip yeni bir ben-algısını inşa edemeyen, dolayısıyla kendini yeni hâline ikna edemeyen Nina Mayers gibi bilumum “-oya” ve “-syon” hastalıklarına yakalanıyor. Kurgulama bozukluğu, parçalanmış beni dipsiz kuyulara atıyor. Tutulma ya da çatallaşma aşılamıyor.

 

Kimliklerimiz büyüdükçe çoğalıyor mu ya da ergenlikteki kesinlik arayışıyla tek bir görüntümüze tutunmaya çalıştığımızdan, önceki çokluğu mu unutuyoruz? En son ne zaman bölünmez bir bütün olmuştuk? İnsan belki bir sürü kimliği potansiyel olarak içinde taşıyor. Kimliğinin sınırlarını içinde yüzdüğü kültür belirlese de, insan bütün sınırları açan anahtarları ruhunda taşıyor. Ancak bu anahtarlar bize ayan değil. “Kervan yolda düzülür” misali, yaşarken yaptığımızla ve anlattığımızla kim olduğumuz ortaya çıkıyor. Kendimizi hayatın akışı içerisinde sürekli yeniden yeniden inşa ediyoruz.

 

Bizi koza gibi sarmalayan ilişkiler kim olduğumuzu belirliyor olsa da, sırça fanusları kıracak aletlere sahibiz. İnsan kusursuzluğun ve tutarlılığın bir yanılsama olduğuna bir kere uyanmayagörsün, ben-algısını değiştirecek bir yırtık bulduğunda onu büyüterek yeni bir anlatıya doğar. Fight Club (1999) filminde kibar sigortacının dövüş kulübü işletmecisine dönüşmesi hikâyesine ne kadar da benziyor.

 

İçinde farklı karakterler barındıran bir kırkambar gibiyiz. Bu karakterlerden çıkan farklı sesleri birbiriyle telif etmeye çalışıyoruz. Ama çoğunlukla dominant bir ses diğerlerini bastırıyor. Aynada gördüğümüz benler her defasında değişiyor, her insan ilişkisinde içimizde barındırdığımız çokuzlardan birini devreye sokuyoruz. Başkalarına yansıttığımız farklı rollerle başa çıkmayı nasıl öğreniyoruz? Rolleri oynayan benler içimizin neresinde dinleniyor ve çağırdığımızda nereden yüzeye çıkıyor? Başa çıkamadığında kendi(l)(siz)lik cenderesinde boğulanları milyar insandan ayıran nedir? Siyah Kuğu filmi, uyandırdığı sorularla bizi kendimizle zorlu hesaplaşmalara yönlendirebilecek güçlü bir dramatik dile sahip. Ama bazı klişeleri de barındırmıyor değil: Erkeklerin kadınlardan daha az kırılgan olduğunu, zıtlıkları daha iyi kaynaştırabildiğini ima ediyor. Bale yönetmeni kendisine ne kadar da hâkim, tozpembe dünyası yıkılan balerin ne kadar da narin. Keşke elimizde insanlık tarihi boyunca intihar edenlerin ya da akıl hastanesine düşenlerin cinsiyet istatistiği olsa.

 

Nina aşkı bulsaydı ölmeyecek miydi? Ölmeseydi uyandığı yeni dünyayla başa çıkabilecek miydi? Hayır, iyi ki öldü. Yönetmen siyah bir kuğunun beyaza dönüşmesini anlatsaydı kahramanımız belki ölmeyebilecekti. Kusursuzluk arayışı kendini yıkıp yıkıp yeniden inşa etmeyi gerektiriyor. Bu yeniden inşa aşamalarında başarılı olamayanlar hafriyatın arasında boğulup gidiyor. Ayakta kalanlarsa ancak kendini kandırabilenler. Zira insanoğlu için mutlak kusursuzluk sadece ölümle gerçekleşebiliyor. İnsanı ölüm tamamlıyor.

 

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..