1994 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması, Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilân etmesi ile başlayan Çeçen-Rus Savaşı, kesintiler olmakla beraber günümüze kadar sürer. Taraflar arasındaki ekonomik, siyasi ve hâliyle askeri güç dengesizliğine rağmen gösterilen mukavemetin istikrarı, Çeçen halkının özgürlüğü uğruna verdiği hak mücadelesinden vazgeçmeyeceğini kanıtlamaya devam etmektedir. Halkının trajedilerini omuzlarında taşıyan Umar, Mikhalkov’un gözünden Çeçenistan’ın ete kemiğe bürünmüş hâli olarak görülebilir.
Orijinal senaryodan farklı biten filmin sonunda Mikhalkov gönlünden geçenin savaşmayıp Rusya’nın himayesine girmeyi kabul eden bir Çeçenistan olduğunu açık eder. Sömürgeci politikaların yüzyıllar boyunca kanıksandığı bir ülkede bu tip düşünceler belki “normal” karşılanabilir ancak çareyi empatide arayan bir filmde bile kendi düzlemini terk edemeden başkası adına karar almaktan kurtulamamış olunması, maalesef “düşman” olarak benimsenen topluluk ile empatinin zorluğunu bir kez daha ortaya koyar.
Travma karşısında empatinin imkânı
Savaşın getirdiği maddi ve manevi yıkım hem bireysel hem de toplumsal anlamda travmaya sebep olur. Çatışmalar, ölümler, kayıplar ve sürekli bunlarla yüzleşebilme ihtimalinin getirdiği korku, tamiri güç izler bırakır. Uzun yıllar birbiri ile savaş halinde olan halkların arasında gelişen düşmanlığın kaynağı da şüphesiz bu kolektif travma hâlidir. Çoğunlukla kişisel tecrübeye dayanmayan, genel itibariyle “öğrenilen” düşmanlık birlikte yaşamanın önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkar. Güçlü olan tarafın adaletle hükmedebilmesi için kolektif travmanın doğurduğu önyargılarla yüzleşmesi şarttır.
Filmde Umar’ın hücresinde beklerken hatırladıkları üzerinden savaşın dehşeti, travma yaşayan kişinin gerçekliğiyle de uyumlu olarak, flashback’ler ile aktarılır. Mikhalkov, filmin merkezindeki öznenin -zanlının- hayatına yakından bakarak önyargıların kökenine inmeyi ve bu önyargıları aşmak için “öteki” ile empati kurmayı amaçlar. İşte bu noktada “öteki”yi temsil etmek üzere seçilmiş tip -Umar-, “düşman” ile kurulabilecek empatinin sınırlarını ister istemez sorgulatır. Umar Rusya’ya karşı savaşan bir Çeçen askeri değildir, hatta babası dahi savaşa katılmamıştır. Daha da fazlası Ruslara karşı savaşan Çeçenler evini ve ailesini kaybetme sebebidir; bir yerde Ruslarla ortak acılara sahiptir. Düşmandan biri değil, yalnızca bir savaş mağdurudur ve bu yüzden empatiye layıktır.
Tecrübenin gücü ve sinema
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’ın başlangıç bölümünde sinemayı “bütün sanatların en gerçekçisi” olarak niteler. Diğer sanatlarla sinemayı karşılaştırdığı bölümlerde, bu sözlerle kastedilen netlik kazanır. Mesela, edebiyat dünyayı “dil” aracılığı ile tanımlamaya çalışır. Sinemada bu şekilde “icat edilmiş” bir vasıta sözkonusu değildir, muhatabı ile kurduğu ilişki dolaysızdır. Başka bir deyişle, sinema seyirciye dünyayı ve hayatı tecrübe ettiği kadar saf bir deneyim sunar. İzlenen bir film, bir olay örgüsü veya bir duygulanım aktarımı olmanın çok ötesine geçerek, seyircinin bizzat edindiği bir “tecrübe”ye dönüşür.
Bu bağlamda filme yeniden bakarsak, Çeçen gencin yargılanması sürecinde jüri üyelerini karar değiştirmeye ikna eden süreçler hayli dikkate değerdir. Aleyhindeki deliller teker teker çürütülse de çocuğun suçsuzluğunu onaylayabilmeleri için, onun hikâyesine bir kenarından ortak olmaları gerekmiştir. Ancak kendi hayatlarına dair kimi olaylarla genç Çeçen’in başından geçenler arasında benzerlik kurmayı başardıklarında, önyargılarından kurtulabilmişlerdir. 12, empati kurabilme ve sonrasında diyaloga geçebilme noktasında “tecrübe”nin tesirini ve önemini kanıtlar niteliktedir. Sinemayı günümüzün en güçlü ve etkili iletişim aracı haline getiren de kuşkusuz sağladığı “tecrübe alanıdır.”
Adalet ve eşitlik temelinde tartışmalar ile önyargıları ortaya döken, iktidarın kendini tanımlarken ürettiği “öteki”lerin haklarını vurgulayan 12 Kızgın Adam’a (12 Angry Men, 1957) Mikhalkov’un uyarlamasında getirdiği yenilikler uzlaşmanın kolay olmadığı önemli tartışmalara kapı aralar. İç dünyalara eğilen, insaniyetin ön plânda olduğu bir perspektiften bakan Mikhalkov doğulu anlatı tarzını izler. Klâsikleşmiş, akıllarda belli bir şekilde yer etmiş bir filmi uyarlamanın riskleri açıktır. Yabancı bir malzeme, kendi kültürünü özümsemiş bir yönetmenin elinde başarıyla işlenmiş ve bazı yönlerden çıtayı daha yukarılara taşıyan yerli bir uyarlama ortaya konmuştur.