Okuyucu Eleştrileri
Hayal Perdesi okuyucularından gelen film eleştirileri arasından seçtiklerini bu alanda yayınlıyor. Siz de yazılarınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
13.08.2012 Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Bir Yerde Duramamak ve Gitmek: Benim Marlon ve Brandom

Osmanlı İmparatorluğu gibi çok uluslu bir devletin ardından Yeni Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet politikası ile sınırları ve toprakları belli bir yer-yurt inşa etmiştir. Bu yerin adını da neredeyse Türklerin yeri anlamına gelen “Türkiye” koymuştur. Ne yazık ki bu adı koyarken bu topraklar üzerindeki Türk olmayanları düşünmemiştir; bilhassa ülkenin doğusunda yaşayan, yani yeri-yurdu orası olan “Kürtler”i. Onları Türkleştirilebilir görmüş ve oldukları gibi kabul etmemiştir. Çünkü “Türklük” üzerine kurulan bu cumhuriyet, farklılığa imkân tanımayan bir ortamı hedeflemiştir. Zamanla dışlanan Kürtler, ülkenin asıl sahipleri Türkler için bir “öteki” hâline gelmiştir. Az gelişmişliğin ve “öteki”liğin adı Kürtlerle konmuştur. Yani Kürtler “günah keçisi” seçilmiş ve ilerlemeyen, geride kalmış, geleneksel insanlar olarak etiketlenmiştir. Zaten salt Türklerden oluşması hedeflenmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir “öteki”ye ihtiyaç duyulmaktadır. Kendi geçmişini örtbas etmek ve kendine karşı duyduğu nefretten kurtulmak “öteki”nin varlığı sayesinde gerçekleşecektir ne de olsa.

Türklük-Kürtlük olgusuna bu perspektifle baktığımızda aslında ikisinin de ne kadar  “kurgulanmış”(constructed) birer olgu olduğu ortaya çıkar. Bu yapı insan eliyle nasıl kurulduysa yine insan eliyle bozulabilir (deconstruct). (1) Gitmek: Benim Marlon ve Brandom (2008) filmi, Türk-Kürt ayrımının bu kadar keskin olup olmadığını sorgulayıp bir Türk kadının her koşula inat, “sınır”ları hiçe sayarak bir Kürt erkeğini sevebileceğini gösterir. Filmde Türk-Kürt ayrımı gibi keskin olmayan bir başka ayrım da ortaya çıkar: Aslında kimsenin yeri/yurdu sınırlarda çizildiği kadar net ve belirgin değildir; yersizlik-yurtsuzluk bu topraklarda bazen kaçınılmaz, bazen de gayriihtiyari olarak herkes tarafından hissedilebilecek bir duygudur.

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom, İstanbul’da Gümüşsuyu’nda yaşayan ve tiyatro oyunculuğu yapan Ayça adlı yalnız bir kadının aşk hikâyesini anlatır. Umutsuz bir aşktır Ayça’nınki, çünkü sevgilisi Türkiye’nin doğusunda bir film çekiminde tanıştığı, çekim sonrası memleketi Süleymaniye’ye dönen Iraklı bir Kürttür.  Ayça İstanbul’a döner ve hayatına kaldığı yerden devam etmeye çalışır. Oysa şimdi daha da mutsuzdur; onu tutunamadığı bu yerden, yalnızlığından ve başarısızlığından kurtaran aşkı Kuzey Iraklı bir Kürtte, Hama Ali’de bulmasına rağmen ona bir türlü kavuşamaz.

Ayça’nın İstanbul’da sevgilisinden ayrı geçirdiği zaman, Amerika’nın Irak işgaline denk gelir. Anlaştıkları üzere Hama Ali’nin İstanbul’a gelmesini bekleyen Ayça,  yaşadıklarının etkisiyle savaşa karşı daha duyarlı bir hâle gelir. Savaş karşıtı eylem ve protestolara katılır, televizyonda sürekli Irak’taki savaşla ilgili haberleri takip eder. O “Batılı” biri olarak yüzünü artık Doğu’ya çevirmiştir. Sözlü kültür geleneğinden gelen Hama Ali ise sevgisini ve hasretini dile getirmek için Ayça’ya videolar hazırlar ve onları kaçak olarak İstanbul’a gelen Iraklılarla Ayça’ya ulaştırır. Bu video-mektuplar her ne kadar Ayça’nın hoşuna gitse de sevgilisine karşı özlemini gidermez. Öyle ki kendisi gelmek istemesine rağmen savaşın patlak vermesinden dolayı bir türlü Irak dışına çıkamayan Hama Ali’yi bile katlanamadığı yalnızlığından dolayı suçlar bazen. Aslında Ayça’nın yaşadığı basitçe bir yalnızlık duygusu değil, bulunduğu yere ait olamama ve hayata tutunamama sancısıdır.

Ayça, kendisiyle barışık mıdır pek anlaşılmaz ama çevresiyle çok da barışık değildir. Günümüzdeki güzellik anlayışı, top model gibi olmak olduğundan Ayça çok da güzel sayılmaz; zira şişmandır ve yine günümüz algısına göre pek de bakımlı değildir. Yani bulunduğu ortama göre farklıdır Ayça; küçük bir tiyatroda oyuncudur ama şişmandır ve dikkat çekici değildir. Üstüne üstlük görünüşü biraz Kürtleri andırmaktadır; siyah saçlı ve siyah gözlüdür. Peki Ayça’nın etrafıyla ilişki kuramamasının ve kimsede bulamadığını Hama Ali’de bulmasının altında yatan bunlar mıdır? Çevresine tahammül edemeyen Ayça, aslında bir ölçüde kendi “farklılığının” farkında olup kendisine ve kendi yaşantısına da mı tahammül edememektedir? İşin özü, kendisinden çok farklı bir yerde, bambaşka bir hayat yaşayan Hama Ali, girdiği bu çıkmazdan, kendisine ve çevresine karşı tahammülsüzlüğünden ve esasında tutunamamışlığından kurtulmak için bir çıkış yolu gibi gözükür Ayça’ya.

Ayça kimdir? Film boyunca kimliği, nerden geldiği nereye gittiği hakkında pek bilgi verilmeyen Ayça için bu belki de hiçbir zaman sorulmayan bir sorudur. Bir apartman dairesi vardır yaşadığı, fakat burası onun “yeri” değildir. Bir şekilde yaşadığı bu alanda bir yabancıdır. Ayça apartmandaki komşularıyla pek anlaşamaz, hatta kimi zaman tartıştığı bile olur. Uğrunda savaşacağı bir yeri/mekânı olmayan Ayça, aşktan ziyade bir ev aramaktadır aslında. Tam da bu yüzden ona şefkatli kollarını açan Hama Ali, onun için bir yer-yurt, sığınak, ev anlamına gelir. Ayça Hama Ali’nin Süleymaniye’ye bağlılığına tutulur ve Hama Ali’nin kalbini kendine yurt edinir.

Apartmana her girişinde, pencerenin kenarından dışarıya bakan iki yaşlı Rum kız kardeşi, Ariknas ve Martanuş’u görür Ayça. Filmde, onların da aslında birer yersiz-yurtsuz olduğu fark edilir; yaşadıkları yere aidiyetleri hakkında bilgi verilmezken yaşlılıkları sebebiyle korktuklarının altı çizilir. Esasında bu iki kadının korkuları, yaşlılıklarından değil“sahipsizlik”lerinden kaynaklanır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulus-devlet inşasını gerçekleştirmek için ülkede yaşayan Rumlara mübadele politikası uygulamış, yani buradaki Rumları Yunanistan’a göndermiştir. Bu iki kardeş de, Yunanistan’a gitmeyip azınlıkta kalan Rumlardan olup, Türkiye Cumhuriyeti’ne göre “makbul vatandaş” (2) sayılmadıkları için dışlanmış olsalar gerek. Belki yurtları İstanbul’dur, hatta İstanbul’da yaşayan birçok Türk’e göre belki daha fazla İstanbullulardır (ki geçmişle paralel şekilde İstanbul’da yaşadıkları yer, Rumların yoğun olarak bulundukları Beyoğlu bölgesidir), ama eski aidiyetleri yine de onların yurtları olan bu yerde kendilerini “sahipsiz” hissedip korkmalarına engel olamamaktadır. Zira bir ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti onları kucaklamaz, bir vatan (ev) hissi vermez.

 

Sevdiği adama kavuşmak isteyen Ayça, Irak’a gitmenin yollarını ararken Kuzey Iraklı ressam bir mülteci olan Soran ile tanışır. Kaçak olarak İstanbul’da bulunan Soran, ailesini memleketinde bırakmış, Avrupa’ya gidip yeni bir yurt edinebilmek için buraya gelmiştir. Kendine yurt edineceği yeri belirleyip, kalacağı yeri de ayarladıktan sonra ailesini yanına alacaktır. Fakat İstanbul’da, Ayça’nın gidip gördüğü üzere, Eminönü’nde, 50 odada 400 kişinin yaşadığı bekâr evlerinde, diğer mülteci ve kaçaklarla birlikte yaşamaktadır. İstanbul ve bu bekâr evleri onun geçici yeri olmuştur. Peki yurdu olabilmiş midir? Tabii ki hayır. Zira Ayça’nın sonradan televizyonda, haberlerde şahit olduğu bir gerçek vardır: Soran bir grup kaçak ile birlikte yakalanmıştır. Evet, o bir kaçaktır; yeri-yurdu olmayan, daha doğrusu kendi vatanını terk edip oradan ayrılmak zorunda kalarak yersiz-yurtsuzlaşan biridir.

Irak yolculuğu

Ayça, artık yaşadığı yerde umutsuzca beklemeyi sürdüremez ve ne olursa olsun sevgilisine “gitmek” ister. Otogara gidip Diyarbakır’a bir otobüs bileti alarak Irak yolculuğuna çıkar. Bir “yer” olarak otogar, aslında oldukça ilginç bir mekândır; bekleyiş içinde olan, çoğu zaman nereden gelip nereye gittiği belli olmayan yersiz-yurtsuz insanların “yer”idir adeta. Bu yer, sürekli “gitmek” fikrini çağrıştırır; burada insan ne kadar beklerse beklesin durmaz, elbet bir vakit gider. Burası, bazı insanlar için barınabilecekleri bir “yer” olabilirken sahiplenilebilecek bir ev olamaz asla. İnsanların hep bir evi (yeri-yurdu) vardır; kaybetseler ya da arkalarında bıraksalar bile kendilerini ait hissettikleri, sahiplendikleri, hasret duydukları bir evleri. İşte Ayça için de bu ev (yer-yurt), Hama Ali’nin yanı olduğu için o, yaşadığı ve belki de yıllardır alıştığı “yer”i kolayca geride bırakmış, gerçekten olmak istediği “yer”e gitmeyi tercih etmiştir.

Ayça Irak’a yaptığı yolculukta birçok şeyin farkına varır. Diyarbakır’a vardığında kendisini sınıra götürecek şoförden bölgede sürekli kimlik kontrollerinin yapıldığını öğrenir. İstanbul’da kimse kimseye kim olduğunu sormazken, burada şoförün söylediği gibi yabancı uyruklu olmayanlara bile herkes soru sorar; özellikle kimliklerini ve pasaportlarını. Devlet, kendi çizdiği topraklar üzerinde yaşaması ve kendi öz vatandaşı olmasına rağmen Kürtleri, inşa ettiği Türk vatandaş tipinden farklı (hatta aykırı) gördüğü için potansiyel tehdit olarak görmektedir. Dolayısıyla devlet, Kürtleri bu tip denetimler ve kimlik sorgulamaları ile kontrol altına almak, bu sayede de kimin düşman kimin dost Kürt olduğunu anlamak gerektiğini savunmaktadır. Ama tabii bu kontrollerde yıpranan devlet değil, kendi topraklarında bile sürekli kimlikleri yüzünden hor görülen insanlar olur. Diyarbakırlıya durmadan sorulan kimliği, onu ister istemez varoluşsal  bir sancıya iter. O kimdir? Köklerini, yerini, yurdunu durmadan sorgular Diyarbakırlı. Genele bakıldığında bölgedeki insanların, yıllardır yaşadıkları, hatta sahibi oldukları bu topraklar üzerinde bile bu uygulamalar yüzünden evsizleşmeye (yersiz-yurtsuzlaşmaya) başladığı görülür. Kendi kimliklerini ve nereye ait olduklarını sorgulamaları, bir müddet sonra duyarsızlaşma ve nerede olduklarını unutacak hâle gelme şeklinde bile sonuçlanabilir. Artık sadece kendi yakınlarını düşünürler. Başka da çareleri yoktur belki, kim bilir…

 

Ayça’nın sınırdaki konuşmaları ve tecrübeleri gösterir ki umarsızca çizilmiş sınır, buradaki insanların evlerinin ortasından geçmekte, anneyi evlâdından, kardeşi kardeşten ayırmaktadır. İnsanlar, günlerdir burada, bu “yer”de, sınırda devletin denetimi altında olan kapının açılmasını ve yakınlarına kavuşmayı beklemektedir. Ama yine de umutsuz değillerdir. Öyle ki Ayça’nın karşılaştığı yaşlı Kürt bir anne onu umutlandırmaya bile çalışır. Bu yaşlı kadının kendi diliyle (Kürtçe) söylediği savaş karşıtı ve barışa dair umut dolu sözler Ayça’yı şaşırtır.

 

Ayça’nın İran tecrübesi ise “ötekilik” üzerine söz söyleyen, “öteki”ne temas etmeye çalışan bir filmin de ne yazık ki “ötekileştirmek”ten kurtulamadığının altını çizer. İran, sürekli eleştiri konusu edilen klişe nitelendirmelerden bir an olsun uzaklaşılamadan tek taraflı resmedilir. İran’da geçen her anda istisnasız negatif bir atmosfer yaratılır: Ayça’nın İran sınırında bekletilmesi, arabasına bindiği şoförün ülkedeki televizyon yasaklarından, kıyafetine dikkat etmesi gerektiğinden bahsetmesi ve sürekli Türkiye-İran karşılaştırması yapması, Ayça’nın başındaki örtü düştüğünde anında lokantadaki herkesin ona bakışlarını çevirmesi, gece postaneye gittiğinde ofisteki kadınların bile onu bu saatte tek başına sokağa çıktığı için eleştirmeleri ve oradan dönerken peşine bir adamın takılması… Sözün özü İran, Ayça’nın bir gün bile yalnız başına kalamayacağı, kalırsa hasta olacağı, delireceği, kaçmak istediği bir yer olarak yaftalanır ve aslında “öteki” hâline getirilir. Film “öteki”ni anlamaya, ona temas etmeye çalışırken kendi içinde başka “öteki”ler icat etmekten kurtulamaz.

 

Ayça’nın yaşadığı apartman, mikro ölçekte Türkiye Cumhuriyeti örneği gibi ele alınabilir. Bu noktada Ayça, apartmandaki “ne idüğü belirsiz insan”dır; köksüz, yersiz-yurtsuzdur. O apartmana bir türlü dâhil olamayan ve ötekine özlem duyandır. Ancak görünmediği, sesini, soluğunu çıkartmadığı müddetçe apartmanda varlığını huzur içinde idame ettirebilir. Ne de olsa ses çıkardığı anda, apartmanın/düzenin koruyucusu sayılabilen yaşlı apartman sakini, Ayça’nın duvarını yumruklamaya ve bu mekânın düzenini ona hatırlatmaya başlar. Şu hâlde apartmanın/düzenin koruyucusu olan bu yaşlı adam Türkiye için “makbul vatandaş”tır denilebilir. Rum kız kardeşler de düzenin içinde kurdukları küçük düzenlerine kıyasıya bağlı, ama bulundukları yerin bir adım ötesine, kapının bir adım dışına çıktıklarında tedirgin birer yabancıdır. Kuzey Iraklı Kürt Soran ise o apartmanın içine asla sokulmak istenmeyen “öteki” olarak karşımıza çıkar.

 

Ayça’nın kendisinden şikâyetçi olan komşularına söyledikleri (“Bu apartmanda bana kimse nasıl yaşayacağımı söyleyemez!”) ile paralel olarak, devlet de aslında bize “kim” olduğumuzu üzerimize baskı kurarak söyleyemez, hatta bizi istediği vatandaş hâline sokmaya da çalışamaz şeklinde özetlenebilir filmin söylemi. Evet, ulus-devlet kendisini özne, vatandaşı ise nesneymiş gibi görmüş, insanı hiçe saymış ve çoğu insanı yerinden-yurdundan ederek (Türkiye sınırları içinde, şehirlerarası göçler dâhil) bu kişilerin ciddi travmalar ve kimlik bunalımları yaşamasına yol açmıştır. Fakat nihayetinde böylesi ciddi zorlukları yaşamış insanlar, vatandaşı oldukları ulus-devletin ya sonunu getirecek ya da ona yeni bir biçim vereceklerdir; evsizlikten kurtulup sahiplenebilecekleri ve kendilerini güvende hissedebilecekleri bir yer-yurt isteyeceklerdir. Kendilerine bu imkânı sunmayan ulus-devleti bu yönde dönüştüreceklerdir. Belki demokrasiyi arkalarına alıp herkesin özgürlüğüne, kişisel hakkına ve en önemlisi de farklılığına saygı duyulduğu ve politik anlamda vatandaşlık ilkesinin (etnik kökene ve farklılığa bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti devletinde doğan/yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.) benimsendiği bir devlet anlayışını ortaya koyacaklardır.



(1) Ayrıntılı bilgi için Michel Foucualt, Archeology of Knowledge (Londra: Routledge, 1989).

(2) Ayrıntılı bilgin için Füsun Üstel, “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009).

 

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..