Mısır’da yaşanan devrimin birinci yılında ne kadar mesafe katedildiği/mesafe katedilip edilmediği tartışmaları sürerken, devrimi gerçek görüntülerle rekonfigüre eden ilk belgesel, Tahrir 2011: İyi, Kötü, Politikacı (Tahrir 2011: The Good, The Bad and The Politician) !f İstanbul kapsamında gösterime girdi. Devrime bizzat katılmış gençleri görüntülerle tekrar biraraya getiren yapım, izleyiciyi bir yıl sonra Tahrir Meydanı’nın tam ortasına götürüyor.
Hatırlanacağı gibi, tarihler 2011 Ocak’ını gösterdiğinde Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in ülkede otuz yıldır süren tahakküm rejimi, bir grup gencin sosyal medyada başlattıkları “önemsiz” bir protesto girişimiyle sallanmaya başlamıştı. Protestoların ilk gününden itibaren yaşananlar, -Suriye ve Libya’daki tecrübe kadar kanlı olmasa da- bir iktidarın el değiştirmesinin o kadar da kolay ve tereyağından kıl çekercesine dertsiz gerçekleşemeyeceğini hatırlattı bizlere; devrim meydanında cereyan eden her şey an be an dünya medyasında yer buldu. Tiannanmen’den bu yana böylesi ısrarlı ve kalabalık bir protesto neredeyse görülmemişti, hele de Ortadoğu’da. Bütün dünya bu e-devrim’i oturduğu yerden neredeyse gerçek zamanlı izleme imkânı buldu; ancak yine suya sabuna dokunmadan.
Belgesel, devrim günlerinde sosyal medya, haber ve video paylaşım sitelerinde izlemeye alışkın olduğumuz bu gerçek görüntüleri, henüz devrim birinci yılını doldurmadan sinema seyircisinin hizmetine sundu. Bir anlamda devrim paketlenip metalaştırıldı belki; çünkü devrimin zihinlerde sürmesi gerekiyordu. Ancak, sonuçları itibarıyla olan bitenin açıkça anlaşılamadığı bir olguyla karşı karşıya kalmak, izlenen, okunan her şeyin zaman zaman kafa karışıklığı yaratmasına neden olabiliyor.
Tahrir 2011, devrimin taraflarını ve tarafları yaratan asıl özneyi üç farklı bölümde analiz ediyor. İlk bölüm, yani İyi (The Good) devrimcilerin bizzat yer aldıkları, birinci elden Tahrir şahitliklerine dayanıyor; amacı halkın isyandan muradının tam olarak anlatılabilmesi. Görüntülerde, ikisi yanında biri karnında üç çocuğuyla meydana inen genç bir Mısırlı annenin evlatları için yeni ve adil Mısır talebini; slogan atmaktan sesleri kısılmış çok sayıda -işsiz olmaları muhtemel- genci, ellerinde Kur’an-ı Kerim’lerle isyana manevi temel sağlayan yaşlı amcaları, Hıristiyan Kıptîleri, kendisini ilk kez yalnızca bir kadın değil “insan” gibi hissettiğini söylerken meydanı maskülen adımlarla turlayan genç kadını izlemek, zihinde devrimi ete kemiğe büründürmeye yetiyor: her görüşten insan tek bir meydanda, tek bir amaç için toplanmış; adalet için.
İsyanın kalbinde üretilen bir dil ve tabii enteresan mottolar var, biri Mübarek’e şöyle sesleniyor: “Sen inat doktorası yaptıysan, biz de özgürlük profesörleriyiz!”. Meydan bu sloganlar ve polisin müdahaleleriyle daha da ısınıyor. İlerleyen günlerde hastanesi, güvenlik birimi, gıda tedarikçileri, yöneticileriyle adeta bir mini-devlete dönüşüyor Tahrir. Bölüm boyunca tam da halkla içiçe bir haletiruhiyeye büründüğünüz anda film dikkatleri birden Kötü (The Bad)’yle devrimin diğer boyutuna çeviriyor.
Kötü (The Bad), polis kuvvetlerinin makûs talihine hasredilmiş. Görüşlerine başvurulan bir polisin söyledikleri “bizler emir kuluyuz” safsatasıyla sığ bir vicdan aklamasından öteye gidemiyor. Dahası hem emir kulu olmaktan muzdarip, hem de amirinin gücüne sığınan tavrın söze dökülüşü, içinde bulunulan psikolojinin vahametini perçinliyor: “Bedensel dayakla kanunla dövmek arasında fark vardır.” diyor polis, söylediklerinin hiçbir mantığa sığmadığını gayet iyi bilerek. Yalnızca Mısır’da değil, dünyanın her yerinde kaosla baş etme vazifesini üstlenen birim olarak polisin, resmen bağlı olduğu iktidarla, kalben ait olduğu halk arasındaki ruhsal gel-gitlerini son derece iyi özetleyen Kötü’yü takiben sahneye Politikacı (The Politician)’yla Mübarek çıkıyor. İnsanlar onun uğruna ve onun yüzünden birbirlerini yiyedursun, o hükümet sarayında koltuğunu kurtarma plânlarıyla meşgul. Dile kolay otuz yıllık bir düzenin sallandığı günlerde o her diktatörün yaptığı gibi gereksiz bir iyimserlikle halkın hâlâ biat halinde olduğunu, isyancıların huzuru bozmaktan dolayı en ağır şekilde cezalandırılacağını söyleyerek oyunu sürdürmeye çalışıyor. Meydandaki onbinlerce insanı görmemeyi, zihninde kurguladığı isyan ve şikayetten müberra bir sanal halk imgesine sığınmayı yeğliyor. Mübarek’in takındığı bu jakoben tavır, elbette devrimin başarılı olması için önemli bir tetikleyiciydi. Tahrir Meydanı’nı dolduran onbinlerin meydanda günlerce kalmasını sağlayan inat, onun her defasında, kafasında kurguladığı ideal ve itaatkâr halkı “3-5 çapulcudan” er geç kurtaracağı, sorumluları en ağır şekilde cezalandıracağı yönündeki açıklamalarıyla perçinlenmişti.
Belgesel, Mübarek’in yakın çalışma arkadaşları ve danışmanlarını mercek altına aldığında ortaya çıkan manzara ise siyasetin mide bulandırıcılığını tüm çıplaklığıyla ortaya döküyor: “Kusura bakma dostum, iktidar nereye biz oraya.” Devrimin adeta yeniden üretimi olarak okunabilecek bir filmle karşı karşıyayız, hem de devrimin amacına ulaştığı noktasında ciddi şüpheler oluştuğu bir zamanda. Gönül ister ki, devrim yalnızca sinematografik bir imgeye dönüşerek tarihin tozlu sayfalarına karışmasın; Mısır’da 30 yıldır süren diktatoryen rejimle mücadelenin, on yedi günde günde aslında sadece başladığı fark edilsin.
Tahrir 2011: İyi, Kötü, Politikacı hem devrimin ilk meyvesi, hem de Mısır’da neler olup bittiğini bir kez daha düşünmek ve anlamaya çalışmak için iyi bir fırsat, çünkü devrim devam ediyor!