Amadeus (1984) filmiyle bir dâhinin (Mozart’ın) deliliğine izleyiciyi şahit tutan Milos Forman, sıra dışı olanın deli doluluğuna vurgu yapar. Öte yandan bu deli dolu hâli küçümseyen, dâhiye ve Tanrı’ya düşman kesilen bir adamın (Salieri’nin) takıntısıyla deliliğe varışını gözler önüne serer. Filmin Salieri’den dinlemeye başladığımız hikâyesi, yine onun dilinde başladığı yerde biter: akıl hastanesinde. Forman, on sekizinci yüzyılda Batı’da akıl yitiminin nasıl tahkir edildiğini, “deli görülen” insanların (el ve ayaklarından zincire vurulmak, üzerinde bir giysi olmaksızın yaşamak gibi) nasıl insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldıklarını da filmin başlangıç ve bitiş sahnelerinde betimler. Şüphesiz bu Forman’ın yolumuzu akıl hastanesinden ilk defa geçirişi değildir. 1974 yapımı Guguk Kuşu (One Flew over the Cuckoo’s Nest) filminde de Forman, fazlasıyla akıllı sayılabilecek bir adamın/mahkûmun, akıl hastanesinde delilerle zaruri olarak geçirdiği bir zaman dilimini anlatır; hastaların, otorite tarafından nasıl pasifleştirildiğini ve iyileşmeleri yönünde değil de uysallaşmaları, sorgusuz sualsiz itaat etmeleri yönünde nasıl çaba sarf edildiğini gösterir. 1999 yapımı Aydaki Adam (Man on the Moon) ve 2006 yapımı Goya’nın Hayaletleri (Goya’s Ghosts) filmlerinde de sırasıyla ironi ve anomali üzerinden deliliği anlatır Forman. Bu bağlamda delilik türevlerinin Forman için bir çıkış noktası olduğu ve bunu çeşitli şekillerde kurgulamaktan keyif aldığı söylenebilir. Belki Erasmus’un Deliliğe Övgü eserinde değindiği gibi Forman da “Bütün insan ömrü, deliliğin yarattığı bir hayalden ibarettir.” ifadesi üzerinden filmografisine biçim vermeyi yeğler.
Forman’ın gözünden müziğe tutkusuyla yöneldiği hedeflerde gitgide yalnızlaşan; babası tarafından kıymetli bir yatırım ve onur meselesi olarak görülen, ancak ritüellerle sınırları belirlenmiş bir yaşam tarzı yerine sanatçı duygusallığıyla hareket etmeyi yeğleyen; ortaya çıkardığı yenilikçi eserleri defaatle otorite tarafından reddedilen, engellenen, ancak bir yolunu bulup onları kabul ettirmeyi başarabilen bir Mozart vardır karşımızda. Nihayetinde ne burjuvaziye ait olabilmiş ne de aristokrasiye yaranabilmiş, yaşam boyu sevilme ve onaylanma arzusu tatmin edilememiş bir Mozart. Alman sosyolog Norbert Elias, Bir Dahinin Sosyolojisi Üzerine adlı kitabında, Mozart'ın yaşamı boyunca arada kalmışlık duygusunu kökenleri itibariyle aristokrasiye yaranmak zorunda kalan burjuvazinin tipik bir örneği olarak değerlendirir. Forman'ın filmindeyse Elias'ın tahlili üzerinden adeta bir Mozart teyidi izleriz. Şüphesiz ki Amadeus filmi Mozart'ın öz yaşam öyküsünün bire bir uyarlaması değildir. Ancak Forman, Mozart'ın yaşamındaki detayları başarılı bir kurguyla inceden inceye işlemeyi başarır. Film esasında Mozart'ın yaşamı nezdinde saray bestecisi Salieri’nin inandığı değerleri sorgulamasına ve Tanrı’yla olan hesaplaşmasına odaklanmamızı sağlar. Bu aynı zamanda (oyunun yazarı Shaffer’la birlikte Forman’ın DVD sunumunda belirttiği gibi) İncil’deki Habil ve Kabil hikâyesine bir atıftır. Filmin afişlerinden birinde de görebileceğimiz üzere Salieri ve Mozart aynı bedenin/maskenin içindedir.
Wolfgang Amadeus Mozart'ın yaşamının en üretken dönemlerinden bir kesit izlediğimiz filmde Âdem’den bu yana insanoğlunun başına belâ olan ve Hıristiyan öğretide yedi büyük günahtan sayılan kibir (superbia), öfke (ira) ve kıskançlık (invidia) gibi duyguların betimlemesini, inanç sistemi üzerinden bir sorgulama eşliğinde izleriz. Film, idealine ulaşmak adına çalıştığını düşünen, inançlı ve otoriteye saygılı bir adamın bütün bu değerleri altüst eden bir diğeri karşısında düştüğü yetersizlik duygusunu, kaybettiğini düşündüğü saygınlığını, kendiyle ve Tanrı'yla olan savaşını gözler önüne serer.
Salieri, ideale erişmek uğruna hayat sahnesinde bütün ritüelleri doğru şekilde uygulamasına karşın Tanrı’nın kendine enstrüman olarak “budala’’ Mozart’ı seçmiş olmasını bir türlü anlamlandıramaz. Tanrı’ya hitaben, “Çünkü haksızsın, eşit değilsin.” sözleriyle büyüklenerek, isyan ederek bir bakıma şeytan rolüne soyunur. Bundan böyle Salieri, kibrine ve hırsına yenik düşüp, kendinden daha güçsüz olan insanoğluna itaat etmeyeceğini söyleyerek Tanrılığa özenen (Hıristiyan öğretide şeytanın oğlu olarak da adlandırılan) Lucifer’e dönüşür adeta. Tanrı’ya verdiği sözden ötürü bekâretini koruması, dini ritüellere sıkı sıkıya bağlılığı, kaderci/teslimiyetçi bakış açısı ve hepsinin üstüne müziğe ilgisi doğrultusunda tüm olumsuzluklara rağmen sebat ve gayreti, Salieri cihetinde onunla Tanrı arasında hassas bir bağ kurulması için, Tanrı’nın sesi olabilmesi için yeterlidir. Oysa dehânın lütfedildiği adres olarak karşısında bulduğu model, canının istediği zamanda canının istediği gibi davranma lüksünü kendinde gören, tuhaf kahkahalarıyla bulunduğu ortamı inleten, kuralsız, hesapsız yaşamayı benimseyen Mozart’tır. Hiyerarşik saray yaşamı içerisinde bütün bu negatif özelliklerine karşın Mozart’ın dehâsı dolayısıyla kabul görmesi, Salieri’nin kıskançlığını had safhaya ulaştırır. Kaldı ki ilgi duyduğu kadın tarafından bile hayranlık dolu cümlelerle dâhiden bahsedilişi Salieri’yi, çaresiz kötücül gerçekliğiyle baş başa bırakır. Jung’un tabiriyle “Kötülük ilkesini bir gerçeklik olarak kabul ediyorsanız, ona şeytan adını vermemeniz için hiçbir neden yoktur”; bu raddeden sonra seyirci bir nevi şeytanın Tanrı’yla hesaplaşmasını izlemeye başlar.
Yenilikçi tarzı kabul görmeyen Mozart, maddi açıdan sıkıntılı bir döneme girdiğinde uygun vakti kollayan Salieri için de oyun başlamıştır: Çift yönlü bir maske içerisinde kimliğini gizleyerek Mozart’a gelen Salieri, ondan bir ölüler ayini bestelemesini ister; ölüm dehşetini imleyen bir ifadedir maskenin Mozart’a dönük yüzündeki. İsteğine olumlu yanıt alan bu gizemli adam, arkasını dönüp gittiği anda ise maskenin alaycı gülen yüzü karşılar bizi; şeytanın memnuniyetidir bir bakıma bu. Plân kurgulandığı şekilde işler ve Salieri amacına ulaşır.
İdeallerini bir kenarda unutup, önünde engel gördüğü Mozart’ı yıkmaya odaklanan Salieri, ideali uğruna harcaması gereken emeği hezeyanına sarf etmiştir. Salieri’nin çıktığı yolda ayağına takılan en büyük çelme, şüphesiz iç dünyasında büyütüp kendini kemirmesine izin verdiği kibri ve kıskançlığıdır. Tanrı’nın sesini kendi dışında arayan Salieri, Tanrı’yı karşısına alarak onunla hesaplaşmaya girişir: “Asla istemediğim şey Tanrı için şarkı söylemekti. Bana bu arzuyu verdi ve sonra beni dilsiz bıraktı. Neden? Eğer müzikle onu övmemi istemeseydi neden vücuduma bu arzuyu tensel bir coşku gibi işledi ve sonra yeteneği vermeyi reddetti?”
Salieri Mozart’ın bestelerinde kendi tabiriyle Tanrı’nın sesini duymasıyla beraber, insanın yeryüzünde Tanrı’nın bir yansıması hâlini alabileceğine olan inancının ve idealize ettiği noktada kendine lâyık olanın bir başkasının eline verilmesini kabullenemez ve Mozart’ı yıkmayı aklına koyar. Dehasının bedelini alın teriyle ödeyen Mozart ise içinde yaşayan müzik tutkusuyla kendinden geçmiş, aşkın olana ulaşmıştır; öyle ki kayınvalide dırdırını bile bir operaya dönüştürebilecek denli müziğin içindedir. Nihayetinde Salieri de Mozart da emeğinin karşılığını alır: Mozart hayatının eserini canıyla değiştirirken Salieri kaderi kendince şekillendirip Mozart’ı mahvetmeyi başarır, ancak idealize ettiği noktadaki engelleri ortadan kaldırma sürecinde kendisi de mahvolur.
Salieri’deki takdir odaklı, rekabete dayalı, kibir ve hırstan arınamamış yetenek, Mozart’ın aşkın, zafiyetlerinden arınmış dehası karşısında sonsuza dek ezilmeye mahkûm olarak kalır. Akıl hastanesinde son bulan, pişmanlıklarla dolu, ancak Tanrı'ya karşı kazanıldığı düşünülen zaferi de beraberinde sürükleyen, vicdan azabıyla geçen otuz iki yılın hikâyesidir filmde betimlenen. Filmin finalinde Salieri, akıl hastanesindeki “günahkârlar”ı “aşağılık olsun ya da olmasın” ayırt etmeksizin bağışlayarak üstlendiği Tanrı rolünü tamam kılmaya soyunur.