Türkiye garip bir ülke, ülkede yaşayanlar da. Kimin neye, nasıl bir tepki vereceğini kestirmeniz bazen iyiden iyiye güçleşiyor. Bunu anlamak için kendi adıma çok uzaklara gitmeme gerek yok aslında; anneme bakmam yeterli. Birkaç gün önce bana ve benim üzerimden “dünyaya” kızdığı, sinirlendiği bir anda, birden “Kocam beni sağken sever, komşum beni tokken…” diye bir cümle çıktı ağzından. Okuma yazma bilmeyen annemin bunu da öyle “şimdi demek istediğimi daha iyi anlatmak için bir deyim kullanayım” gibi bir düşünceyle yapmadığını bilmem söylememe gerek var mı? Tıpkı annem gibi, bu topraklardaki insanlar da bazen olur olmaz şeylere, beklediğimin dışında bazı tepkiler veriyorlar; bilmiyorum bunu hayra mı yoksa şerre mi yormak gerekiyor?
Bütün bunları sözü Nefes filmine getirmek için söylüyorum aslında. Nefes üzerine yapılan okuma biçimlerine baktığımızda filmi izleyen “ortalama” seyircinin iki cihette toplandığını görüyoruz: İzleyicilerden bir kısmı filme kaba milliyetçi janr içinden bakıp överken, diğer kısmı yine milliyetçi bir refleksle ama bu kez ters bir okuma yaparak anti-militarist buluyor; hatta işi daha da ileri götürerek filmi Kürt milliyetçiliğiyle suçluyor. Kendi adıma ilk elden o bildik basit okuma üzerinden değerlendiriyordum filmi. Buna göre, film (çok basit olarak) bir klişeyi, yani dağda olup bitenleri “askerlerin” gözünden anlatıyordu. Filmdeki gerçek sıkıntı da işte tam buradaydı: hâlihazırdaki meselenin yalnızca “dağdaki” bir durum olarak anlatılmasında. Başka bir ifadeyle, film şu meşhur “Kürt sorunu”nu, çatışmanın kaynağında aramaktaydı ve bu yüzden kendisine “merkez” olarak “dağ”ı almaktaydı.
Nefes’e gösterilen iki farklı milliyetçi tepki, bana Can Dündar’ın Mustafa filmine gösterilen tepkileri hatırlattı. Can Dündar’ın hafif liberal-ağır Kemalist dili, Atatürk’ün manevi şahsına yönelik bir hakaret gibi algılanmıştı. Bunun temel sebebiyse -o klişe ifadeyi kullanacak olursam- Atatürk’ü “zaaf”larıyla birlikte, bir “insan” olarak anlatmasıydı. Kemalizm’in gülümseyen yüzü Dündar’ın böyle bir eleştiriye uğraması karşısında duyduğum şaşkınlığı Nefes üzerine yapılan yorumları okuduğumda da benzer şekilde hissettim.
Nefes, merkezine “dağ”ı aldığı oranda meseleyi bir anlamda pornografikleştirerek anlatıyor; bunu da şüphesiz gayet bilinçli bir şekilde yapıyor. Bizi doğrudan doğruya kaynağa götürmek isteyen film, “Bakın, çevresinde dönenip durduğunuz meselenin kaynağı burası!” demeye çalışıyor ve bunu (belli bir anlamda) beceriyor da. Böylesi bir kurgunun kendisini pornografik olarak değerlendirmek, meselenin “dağ” (yani hâlihazırda orada varolan çatışma) ile ilgili boyutunun görmezlikten gelinmesinden değil, tam tersine “dağ”ın bütün bu hikâyeyi domine etmesinden dolayı ortaya çıkıyor. Hem “meselenin” kendisini “dağ”a indirgemesinden hem de bütün toplumsal, siyasal, ve “insani” durumlardan bağımsız olarak, askerlik ve bunun işaret ettiği soyutlanmışlığın şiddetini merkeze almasından dolayı buradaki pornografi çift katmanlı bir hâl alıyor. Böylesi bir durumda meselenin temel aktörleri “komutan” ile “doktor” (örgüt lideri) oluyor ister istemez. Burada ise o bildiğimiz şiddet sarmalının üretilme süreci birbirini besleyen bir kurguyla devam ediyor. Bu anlamda aslında filmdeki şiddet yahut pornografik unsur çatışmanın, kanların, mermilerin kendisinde değil, meseleyi bu kapana, yani “dağ”a emanet eden bakışta aranmalı. Çatışmalar, kanlar, mermiler ve diğerleri, asıl ve gizli kurgusal şiddeti görmemizi engelleyen bir tür korumadır esasında. Hâl böyle iken Nefes’e yönelik izleyici eleştirilerini nereye koymak gerekiyor? Başka bir ifadeyle, film gerçekten kimin tarafını tutuyor? Bazı izleyicilerin Kürt milliyetçiliğine dair bir takım nüveler bulması oldukça önemli bir “data” aslında. Zira, tıpkı Dündar’ın Atatürk belgeselinde olduğu gibi, oluşturulmaya çalışılan “atmosfer”in insani -ya da daha siyasal bir jargonla liberal- dilinin görmezlikten gelindiği bir durumla karşı karşıyayız. Her iki yapım da, hâlihazırdaki siyasal atmosfer içinde daha anlaşılır, dokunulabilir ve nihayet kabul edilebilir bir meseleye dönüştürmek istediler ele aldıkları malzemeyi. Yani Atatürk veya ordu sözkonusu olduğunda, içinde bulunduğumuz siyasal durumla birlikte ortaya çıkan “uzaklığı” gidermeye çalışmaktaydı bu filmler. Bunu da orayı buraya taşıyarak, bilmediklerimizi bize öğreterek yapmaktaydı. Bu anlamda, Atatürk’ün “zaaflarından” bahsedilmesiyle (ki bu bizim bilmediğimiz bir şeydir), komutanın “Uyursanız ölürsünüz! (…) Ölürseniz 45 saniye için kahraman olursunuz!” diyerek, o kahramanlığı yaygınlaştırmaya çalışması aynı türden eylemlerdir esasında. Her iki durumda da amaçlanan nokta, nesnesine uzak olan bizlerin nesnemize yakın olmasını sağlamak ve sözkonusu malzemeleri daha yaygın bir dolaşım ağına sokmaktır.
Bütün bunlara rağmen yine de (bu türden) film(ler), eğer “yanlış” anlaşılıyor ise ihtimaldir ki bu, her iki yaygınlaştırma stratejisinin oluşturmaya çalıştıkları dile “henüz” hazır olmayan “ortalama” bir izleyici kitlesiyle karşı karşıya olmamızla ilgilidir. Bu hazır olmama hâli ise bir yandan bu türden zaafların fark edilmesine dayanılamayacağından, öte yandan hâlihazırdaki siyasal konjonktürün gönderme yaptığı bir takım gelişmelerden kaynaklanır. Atatürk’ün yahut ordunun imajının belli bir muhkemlik içinden düşünülmesi ile birlikte içinde yaşadığımız siyasal atmosferde bu filmler, belli bir “zaaf” ve “komplo” ile ilişkilendirilerek algılanmaktadır. Her iki örnek için de sözkonusu malzemelerin bir kademe aşağıdaki mevcudiyetlerine, yani “hata yapabilir” ve “eleştirilebilir” olmalarına, (en hafif tabirle) tahammül edilememektedir. Dolayısıyla bu filmler, liberalize edilmiş dilleriyle tam da içinde bulunduğumuz siyasal atmosferde var olan “şiddet” dilinin üstünü örterek, bu dili başka araçlar ve biçimlerle yeniden üretmektedir. Başka bir söyleyişle, izleyicilerin Kürt milliyetçiliği olarak gördükleri şey aslında, tam olarak içinde bulunduğumuz siyasal durumda anti-militarist görünen militarist bir film çekmek yahut zaafları ve insaniliğinin yansıtılmasıyla birlikte Atatürk’e dair imajinasyonun dolaşıma sokulduğu alanın genişlemesidir. Ama bu türden bir temsile de bazılarımıza garip gelen şekilde bir tepki gelmektedir. Bunun temel nedeni ise henüz böylesi bir temsile izleyicilerin hazır olmamasıdır. Bu anlamda, filmin saklı bir şekilde taraf tutmasıyla ortaya çıkan bulanıklılığın, filmin çok da istemediği, daha doğrusu çok da öngörmediği bir durum olduğunu düşünmemek gerekmektedir.
Galiba bu türden filmlerle ilgili genel kanının ne olduğunu, sandığımızdan daha fazla önemsememiz gerekiyor. Çünkü hâlihazırdaki siyasal durumun tam olarak ne demeye geldiğini, sandığımızdan daha net ve berrak bir şekilde bize gösteriyor. Evet, daha net ve daha berrak…