Alfred Hitchcock namına bir film ortaya çıkarmak elbette zor bir iş. Ancak seyircisi için büyük bir merak unsuru olarak da çekici bir fikir olarak duruyor. Zira bunca gerilim dolu filmin kaynağına, bu kaynağın karanlıklarına bakmayı hayal etmek seyirci için iç gıdıklayıcı bir durum.
Gerilim filmleri yönetmeni Hitchcock, filmlerinde tekrara düşen yaşlı bir yönetmen olarak görülmeye başladığının farkındadır. İnsanların kendisinden beklentilerinden bunalmıştır ve oturduğu sağlam yönetmen koltuğu onu bir döngü içerisine hapsetmektedir. Hitchcock’ta baskı içerisine girmesiyle farklı bir yaratım sürecinin içerisinde yaşadığı gerilime tanıklık ederiz. Bu arayışla kendisinden beklenmeyen bir hikâyeye yönelmesi çevresinin, yapımcının, Hollywood’un oklarını üzerine çeker. Bir başkaldırı niteliğinde tepki çekeceğini bilerek, koltuğundan olmak pahasına Sapık (Psycho, 1960) filmini yapar.
Yönetmen Sapık filmi öncesinde yapılan eleştirilerle aslında sarsılmıştır ve sorgulama dönemine girmiştir. Yeni bir şey yapmak ve seyirciyi sarsmak istemektedir. Bu süreçte yaşadığı baskı her şeyden çok eşi Alma’nın giderek uzaklaşmasından kaynaklanır. Eşinin kendisini aldatması fikri onu katil Ed ile zihinsel bir birlikteliğe götürmekte ve kendisinin dediği gibi birtakım dürtülerinin uyanmasına sebep olmaktadır. Her erkek katil potansiyeli taşır, der Hitchcock. Eşi ve filmlerinin başarı kaynağı olan Alma’yı kaybetmenin korkusu Hitchcock’un iç gerilimlerini kuvvetlendirir. Bu durum katil Ed ile hayal dünyasında karşılaşmalarını artırır. Hitchcock ile birlikte bir katili o noktaya götüren sınırları, duygu durumlarını izleriz. Ed onu katil olmak dürtüsüne tanık olmaya çağırmaktadır. Diğer bir taraftan, bir katille birlikte olmak durumu Sapık filmini çekerken sette ve oyunculuklarda etkisini gösterir.

Hitchcock’un filmin çekim sürecinde yaşadıkları, seyirciyi yönetmenin gerilim noktalarına götürür. Film boyunca yakın çevresinin, sinema camiasının ve Hollywood’un sahtekâr, samimiyetsiz çizildiğini görürüz. Tepedeki bir yönetmenin dahi Hollywood’da kabul gören ahlaki sınırların dışına çıktığında nasıl yalnız bırakılıp, alay konusu olabileceği tüm yalınlığıyla gösterilir. Film Holywood’un bu gücünü ifşa ederken eleştirir gibi gözükse de diğer yandan Hitchcock üzerinden bu gücün reklâmını yapar.
Sansür mekanizmasının filmin içerisinde alay edercesine yer buluşu ahlak mefhumunu sorgular mahiyettedir. Hitchcock filmiyle seyircide bir çeşit farkındalık yaratmak amaçlar. Filmin ilk gösterimi sırasında meşhur bıçaklama sahnesinde seyirciler çığlık atarken ve Hitchcock bu seslerle kendinden geçerken söz konusu sahne toplumun ve sansür kurulunun kırılgan yobaz duruşunun yıkılışına göz kırpar -ki filmin en klâs hamlesi bu sahnedir. Aslında film boyunca bu doygunlukta performanslar beklerken, bu sahne rastladığımız ender noktalardan birisi olarak akılda kalır.
Hitchcock’un özel hayatındaki sıkıntılar, yemek yeme alışkanlığı, eşi Alma’nın uzaklaşması, aldatma şüphesi kadar Alma’nın bu filmde yer almamasının kariyerine vereceği zararın korkusu ve sapık hikâyesinin kendisi bir gerilim unsuru olarak kullanılır. Bu gerilim katil Ed ile Hitchcock’un hayali konuşma sahneleriyle kuvvetlendirilmiş ve yönetmen bir gerilim kaynağı olarak gösterilerek Hitchcock filmine yakışır bir hamle yapılmış. Ancak film, yönetmeni ve Sapık filmini anlatmaya çalışırken odak sorunu yaşamakta ve hem film sürecini hem de Hitchcock’u anlatmak telaşı içerisinde kalmış gibi gözükmektedir. Sapık filminin yaratım süreci üzerinden, Hitchcock’un yönetmenliği, özel yaşamı ve Sapık filmi bir üçgen oluştururken, Alma karakteri, Hitchcock’la yaşadıkları ve başka bir erkeğin varlığı filmin ana temas noktasını dağıtmakta ve Hitchcock zaman zaman zeminde kaymaktadır. Hitchcock’u usta yapan keskin taraflarıyla, zaaflarıyla, yönetmenliğine ve kendisine yaklaştırmak niyetiyle Hitchcock’la ilgili birçok şey filme dâhil edilse de bu içerik filmi derinleştirmek yerine dağıtmış gibi durmakta.
Esas mesele Hitchcock’un yönetmenliğinin kendi gözünden sorgulanıyor gibi görünse de aslında Hollywood’un gözüyle sorgulanmasıdır. Yönetmeni sunarken ne kadar başarılı olursa olsun onun da zaafları vardı diyerek onun insaniyetine ve başarısına atıf yapar. Fakat diğer taraftan onu tanımlar, sınırlandırır. Dolayısıyla filmde eleştirilen sansür kurulu, yapımcı, camia aslında kameranın gözünde bir mercek gibi durmaktadır.
Seyircinin merakı Hitchcock’un karısını ne kadar sevdiği, başarısının ne kadarını ona borçlu olduğu ya da bir kadın düşkünü olup olmadığı değildir. Filmlerdeki kurban kadar suçluya da ait bir ruhtan beslendiğini hissettiğimiz yönetmenin sınırlarını, onu Hitchcock yapan zaaflarını, korkularını beyazperdede görmek isteği, seyirciyi bu filmi izlemeye teşvik eden yegâne sebeptir. (Büşra Gülcan Şimşek)