İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu olan Kamil Koç, sinemadan önce tiyatroyla uğraşır ve Gösteri Sanatları Merkezi’nde oyunculuk ve yönetmenlik dersleri alır. Ardından televizyon sektöründe yapım, yönetmen yardımcılığı ve senaristlik gibi görevlerde bulunur. Yönetmenliğini yaptığı Bizim Köyün Kadınları (2003) adlı belgesel çalışması 2. Marmara İletişim Kısa Film Günleri’nde ve 24. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda gösterilirken Demir Çarık Demir Asa (2009) adlı belgeseli 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ve 17. Adana Altın Koza’da yer alır. Hâlihazırda “Son Dönem Türk Sineması” adlı belgesel çalışmasıyla meşgul olan Koç’la belgesel sinema üzerine konuştuk.
Belgesel çekmeye nasıl karar verdiniz? Bundan sonraki çalışmalarınız da belgesel mi olacak?
Belgeselin ne olduğunu cevaplayabilmemiz için sinemanın ne olduğunu, yapısı ve tarihi seyri üzerinden cevaplamak gerekir. Sinema, kameranın yöneldiği yeri çerçeve içerisine alarak, bu çerçevenin çevresiyle olan ilişkisini kurgu masasında kurarak bir tanım oluşturur. Her tanım bir tahakküm içerir. Tanım, gerçekle girdiği ilişki ile kendi anlam derinliğini oluşturur. Sinemanın tarihi seyri içerisinde özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikalıların, Almanların, Fransızların, İtalyanların “sinema-gerçeklik” ilişkileri üzerinden kendi milli sinema yaklaşımlarını oluşturduklarını görmekteyiz. Bu süreçte İngilizlerin “sinema-gerçeklik” ilişkisi, belgesel sinema kavramsallaştırması üzerinden öne çıkmış, özellikle BBC, belgeselciliği ile dünyaya “belgesel budur” diyerek noktayı koymuştur.
Ben belgesel sinema değil sadece sinema yapıyorum. Hayata, insana dair dertlerim var. Dünyanın gittiği yerden, ülkemin gittiği yerden, dolayısıyla kendi gittiğim yerden kendimi sorumlu tutuyorum. Bu sorumluluğa sorular sorarak ulaşıyorum. Her soru bir sorunun varlığını ortaya çıkarırken sorumluluğu da omuzlarıma yüklüyor.
Bu dönemde üzerinde yoğunlaştığım konu sinemanın kendisi. Sinemanın ne olduğu sorusu ile dünyanın gidişatı arasında ciddi bir ilişki olduğunu görüyorum ve sorular sormaya devam ediyorum. Elimdeki imkânlarla yapabildiğim çalışmalar, film festivallerinin kategorizasyonları içerisinde belgesel film olarak kabul ediliyor. Bu benim kabul ettiğim bir kategorizasyon değil, ama bu konuda yapabileceğim bir şey de yok. Üzerinde çalıştığım proje ile ilk uzun metrajlı projem arasında, kaygılar, kurulan dil açısından pek bir fark olmayacak ama bu sefer film festivallerinin belgesel bölümlerinde değil de uzun metraj bölümlerinde gösterilecek.
Belgesel çalışmalarınızda nasıl bir estetik kaygı güdüyorsunuz?
Bunun bir standardı yok. Her çalışma kendi formunu ve estetiğini oluşturuyor. Ama temelde temiz ve güzel olanı açığa çıkartmak gibi bir derdim var.
Belgesel çalışmanın zorlukları ve kolaylıkları neler?
Benim için en zor olanı -ki zannediyorum birçok sinemacı için de böyledir- finans sorunu. Ülkemizde sinema yatırımcılarının ilgi alanları ve kültürel yaklaşımlarıyla benim projelerim arasında bir paralellik yok. Bu aynı zamanda benim dertlerimle yatırımcıların dertleri arasında bir uyum yok da demek. Bu durum tam bir paradoks, çünkü beni hem sevindiriyor hem de yoruyor. Bu işlerle uğraşırken kolaylık denilen şeyle hiç karşılaşmadım.
Belgesel yönetmeni hangi alanlardan, kaynaklardan beslenmeli?
Sinemanın anlatı yapısı üzerine kafa yoran, eli iş gören herkes bu işleri yapabilir. Herkesin çekeceği bir filmi mutlaka vardır. Çünkü herkes belli bir zaman ve mekânda insan olarak bir yer işgal ediyor. İnsanlar kaygıları doğrultusunda belli kaynaklara yönelirler. Ama kaygıların insanlığa ilişkin olması gerektiğini, güzel ve temiz olandan yana olması gerektiğini söyleyebilirim.
Bir belgeselin ön hazırlık aşamasında nelere dikkat edilmeli?
Kişinin kendine yakın konuları ele alması, yaptığı işin üzerinde titizlikle çalışması, o alanda daha önce yapılmış çalışmalardan haberdar olması, yaptığı çalışma ile farklı disiplinler arasında ilişki kurması, ön yapım sürecinde dikkat edilmesi gereken noktalar.
Bir belgesel filmde önermenin seyirciye doğru aktarılmasını sağlayan temel unsurlar nelerdir?
Tüm anlatı yapılarında olduğu gibi sinemada da şekil-içerik dengesi çok önemli. Bunu yapabilmenin temel şartı ise kişinin ilgilendiği “şey”in ne olduğunu bilmesidir. Müzik kullanımından görüntü estetiğine ya da metne kadar her şeyi projenin kendisi, kendi iç dinamikleri ile oluşturacaktır. Kalkış noktanız, yani niyetiniz ve çalıştığınız alanın bilgisi, derdinizi paylaşmadaki başarınızı ortaya çıkaracaktır.
Sinemanın doğuşu belgeselle başlıyor. Fakat yıllar içinde belgesel filmler kesintiye uğramış, nitelikli ürünler verilememiş. Sizce bugün Türkiye’de belgesel sinema ne durumda?
Son on yıldır film üretiminde nitelik ve nicelik açısından bir yükselme sözkonusu. Hatta benim son çalışmam “Son Dönem Türk Sineması” adını taşıyor ve sinemamızda son dönemde yaşanan gelişmeleri bir çerçeve içine alarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Ülkemizde her alanda olduğu gibi sinema alanında da köşe başlarını tutanlar var. Bu insanlar ortaya koydukları yaklaşımları mutlak bilgiymiş gibi dayatıyorlar. Ancak geçtiğimiz on yıl içinde onlar da kendilerinden şüphe etmeye başladılar; şimdi yeni sürece ayak uydurmaya çalışıyorlar. Bunun en büyük nedeni, ülkenin içinden geçtiği siyasi süreç ve sinemada yeni yaklaşımların kendine yer bulmaya başlaması. Olayı derinlemesine analiz ettiğimde ise mevcut gidişatı pek sağlıklı bulmuyorum. Çünkü sinemamız dolayısı ile “belgesel sinemamız” da köklü bir tavrın sineması olarak ortaya çıkmıyor. Bu tavır dünyanın gidişatına ve kişinin kendi gittiği yere karşı bir tavırdır; egemen kültür algılarına karşı kendin olma, kendi tabiatınla, fıtratınla hareket etme tavrıdır. Duvar yıkıldıktan sonra Avrupa’da oluşan “tatlı su” muhalif tavrının bölge bayii gibi hareket ediyor sinemacılarımız. Dünyanın nereye gideceği konusunda hüküm verip o istikamete sürükleyenler bizim sinemamızın da nereye gideceğini belirliyor.
Sinemacılarımız, gidecekleri yere kendi dinamikleriyle, kendilerine sorular sorarak karar verirlerse hem ülkemizde hem de dünyada sinema çok daha ciddi bir karşılık bulacaktır. Çünkü dünya buna aç. Ülkemizde sinema eğitimi veren üniversitelerde bölümlerin çoğalması, etkin kitle iletişim süreçlerinin hareketli görüntü dili üzerinden yürütülmesi, doğal olarak hem dünyada hem de ülkemizde sinemaya ve “belgesel sinema”ya ilgiyi artırıyor.
Belgesel sinemacılığın Türkiye’de gelişmesi için sizce neler yapılmalı?
Öncelikle bu işlerin yapımına talip olanlar için söyleyeyim: Yapımcısından yönetmenine, kameramanından kurgucusuna bu işlerde çalışan herkes, bir niteliğe ve inceliğe, yüksek bir seviyeye talip olmalı. Bu talepleri işlerinin niteliğini arttıracak ve bu nitelikli işler ülkedeki genel seviyeyi de yükseltecektir.
Sinema alanında faaliyet gösteren dernekler, vakıflar, meslek birlikleri, sendikalar, Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü gibi kurumsal yapılar önce kendi yapılanmalarını gözden geçirmeli ve dinamik bir yapıya kavuşmalıdır. Statik olan hiçbir şey sinemaya direnemez ama sinemayı yoldan çıkarabilir; sinemayı statik iktidar algılarının kontrolüne sokabilir.
Nitelik peşinde olan sinema yatırımcılarının çoğalması gerekmektedir ki ülkemizde sinema mesafe alsın. Film festivalleri nitelik peşinde olmalı, ödüller ahbap çavuş ilişkisi üzerinden değil nitelik üzerinden verilmeli.
Belgesel film projelerine destek veren kurum ve festivaller hakkında bilgi verebilir misiniz?
Ülkemizde en işlevsel sinema destek mekanizması 2004 yılında çıkartılan 5224 sayılı sinema destekleme kanunu çerçevesinde, sinema biletlerinden alınan vergilerin bir kısmının sinemacılara geri ödendiği Kültür ve Turizm Bakanlığı fonudur. Bu fonun bildiğim kadarıyla on bir üyesi var, bu üyelerin yedisi sinema meslek birlikleri temsilcilerinden, dördü de bakanlık temsilcisi. Projenizin uluslararası bir yanı varsa Başbakanlık Tanıtma Fonu’na da müracaat edebilirsiniz. “Belgesel sinema” yapıyorsanız konunuza göre destek olacak bir sivil toplum örgütü bulma olasılığınız da çok yüksek.
Uluslararası fonların haddi hesabı yok. Son dönemde ülkemize özel bir bakış atan Rotterdam Film Festivali ve fonları bu açıdan önemli. Jan Vrijman Fund, belgesel sinemacıları yapım öncesi, yapım ve yapım sonrası fonları ile desteklemekte.
Daha önce ülkemizde uluslararası fonlara ve festivallere sadece seçkin bir kesim müracaat edebilmekteydi. Çünkü bu bir bilgi meselesiydi ve dar bir alanda biliniyordu. İnternet sayesinde artık herkesin çok rahat ulaşabileceği bir bilgi oldu bu. Ülkemizde bilinen otuz dört uzun metraj film festivali ile yüz kırk üç kısa metraj ve belgesel film festivali var.
Bu festivaller uluslararası festival temsilcileri tarafından da takip ediliyor. Temsilciler kendi konseptlerine uygun gördükleri çalışmaları festivallerine davet ediyor.
Örnek aldığınız belgesel sinemacılar var mı?
Sinema varlığı itibari ile bizi hakikate taşıyan, hakikatin peşinde olmaya zorlayan soruları sorduran bir formdur. Sömürgeciliğin ellerinde şekillenen bir BBC belgeselciliğinin ortaya koyduğu gerçeklik ile Tarkovski’nin ortaya koyduğu gerçekliğe baktığınızda hangisinin daha hakiki olduğunu anlarsınız. Bu noktada benim önemsediğim yönetmenler, Abbas Kiyarüstemi, Akira Kurosawa, Andrey Tarkovski ve Jean-Luc Godard’dır.