Söyleşi
Metin Gönen SÖYLEŞİ:Barış Saydam, Meryem Babacan "ParadoksFilm Atölyeleri sinema sanatının doğasını ve temel operasyonlarını öğretir; bundan sonra bir film yapmak için el yordamıyla karanlıkta yürümek yerine, bilinçli bir şekilde kamerayı hangi fikri ve algıyı vermek için nereye koyacağınızı bilirsiniz."
31.08.2011 Hepimiz Sinemacıyız

Université Paris 8, Saint-Denis-Vincennes’te, Sinema-TV ve Felsefe bölümlerini bitiren, Lille Mühendislik Fakültesi’nin Formation Humaine Bölümü’nde (Institut Catholique d’Arts et Métiers, L’ICAM) beş yıl sinema dersleri veren Metin Gönen, 2007 yılında İstanbul’a yerleşir. Burada, İstanbul Kültür Üniversitesi’nin Tasarım Fakültesi’nde ders vermeye başlar. Pek çok yerde sinema ve felsefe üzerine dersler veren Gönen, 2008 yılından beri özgün ve yenilikçi bir eğitim müfredatıyla ParadoksFilm Atölyeleri’nde eğitmenlik yapıyor.  Bunun yanı sıra Siyad üyesi de olan Gönen, 25. Kare, SineMasal, Sekans, Evrensel Kültür, Doğu-Batı, Felsefelogos gibi dergilerde de sinema ve felsefe yazıları yazıyor.

 

Bizler de Metin Gönen’le hem atölyelerindeki eğitim hem de genel olarak Fransa ve Türkiye’nin eğitim sistemi arasındaki farklılıklar üzerine konuştuk.

 

ParadoksFilm atölyelerinde sinemayla ilgili çeşitli dersler ve seminerler veriyorsunuz. Bu çalışmalar ne zamandan beri devam ediyor, biraz anlatır mısınız?

 

2008 yılından itibaren devam ediyor. ParadoksFilm Atölyeleri’nin bir yandan “Hepimiz Sinemacıyız” şiarıyla kaliteli ve demokratik bir sinema eğitimi; diğer yandan da kişisel yaratıcılığı geliştiren kolektif film yapma geleneğini oluşturma amacıyla kuruluşu 2008 yazında gerçekleşti.

 

Fransa’dan Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu?

 

20 yıl gibi uzun bir zaman Fransa’da yaşadıktan, orada sinema ve felsefe bölümlerinde okuduktan, daha sonra da üniversitede hoca olarak sinema ve felsefe dersleri verdikten sonra, 2007 yılında bir özel üniversitenin sanat fakültesinde sinema ve felsefe yüksek lisans dersleri vermek için İstanbul’a geldim. Paradoksal Sanat Sinema adlı kitabım ben Fransa’da iken 2004 yılında Es Yayınları’ndan ilk baskısını yapmıştı. Yayınevi sahibinin Es Yayınlarında yayın yönetmenliği yapmamı ve bu üniversitede ders vermemi ısrarla teklif edişi ve buna aracı oluşu üzerine bu teklifi kabul ettim, üniversite ile de anlaşarak Türkiye’ye, İstanbul’a yerleştim.

 

Ama Fransa’daki üniversitelere göre şekillenen özgür ve araştırmacı çalışma tarzım nedeniyle buradaki çalışma ortamı açısından pek umduğumu bulamadım. Hocaların yemekhanesinin garsonların servis yaptığı lüks otelleri andıran, kütüphanelerinde ise eser bulunmayan; öğrencilerin kitap okuyup, film seyrederek, araştırarak değil de, internet üzerinden kopyala-yapıştır şeklinde ödev yaptığı, asistanım olan doktora öğrencisi gencin, araştırma yapmak, tez yazmak yerine dersler için sınıfları düzenleyip, projeksiyon sistemini kurma gibi işlerde çalıştırıldığı bir yerin akademik-sanatsal üretim ve yaratım için uygun olmadığı açıktı. Bir dönem ders verdikten sonra ayrıldım. Ve o dönem tanınmış bir sinema okulunda işletme müdürü olan bir arkadaşımın teklifi üzerine bu okulda eğitim müdürü olarak çalışmaya ve sinema dersleri vermeye başladım. Burada da bir yıl boyunca sinema dersleri verdikten ve eğitim müfredatını belli bir şekilde düzenlemeye çalıştıktan sonra karşımda duran genel tablo pek iç açıcı değildi. Bir yandan, üniversitedeki sinema eğitimi, hem pratikten ve sanattan uzak bir “göstergebilimcilik” adı altında bilimsellik iddiasında garip bir teorik tekrarın içindeydi hem de bu teori, kendi fikir babalarının bile Fransa’da 1980’lerin başında terk ettiği modası geçmiş, derinlik içermeyen bir şabloncu yüzeysellikteydi. Diğer yandan, pratik eğitim verdiğini söyleyen ve doğrudan sinema sektörüne eleman yetiştirdiğini ifade eden bir sinema okulu, hem gerekli kavramsal-akademik perspektiften bihaberdi hem de pratik eğitim dediği bu pratik, özünde sadece bilinçli yapılan kârlı bir ticaretti.

 

İşte İstanbul’daki bu iki yıllık kısa ama sinema alanında bu iki uç örneğin bizzat içersinde yaşanan oldukça zengin süreç sonunda, 2008 yazında sinema eğitimi açısından gerçekleştirilmesi gereken perspektifin ne olacağı benim için çok açık ve net bir şekilde belirlenmiş oldu: Sinema eğitiminde gerçek anlamda bir teorik ve pratik sentez yapma gerekliliği yani. Keskin gözlerle gidilecek yeri görmeyi sağlayan kavramsal-akademik görüş donanımı ve bu yolu döşeyecek, onun içini dolduracak bilinçli bir sinema yapma pratiği sentezi…

 

ParadoksFilm’de hangi atölyeler var?

 

Her yılın sonbaharında ParadoksFilm’de Yönetmenlik Atölyesi, Senaryo Atölyesi, Belgesel Film Atölyesi, Sine-Felsefe Atölyesi olmak üzere dört temel atölyede sinema dersleri yapılıyor. Önümüzdeki yıl bu temel atölyelere şu an tasarımını ve içeriğini hazırladığımız Sinemada Işık Estetiği,  Sinemada Ses Estetiği, Sinemada Montaj Estetiği adlı atölyeler de katılmış olacak. Çünkü daha sinema teorisi, sinema felsefesi, sinema estetiği ve sinema pratiği olarak akademik birikimimizin ve fikir-proje üretme pratiği potansiyelimizin sinema eğitimine ve film yapım süreçlerine katkısı açısından Türkiye’deki çalışmalarımıza daha yeni başlamış durumdayız.

 

Peki, bu sinema atölyelerinin içeriğinden bahsedebilir misiniz biraz?

 

Yönetmenlik Atölyesi’nde tüm sinematografik operasyonlar, sinemanın dili, mizansen, ışık estetiği, ses estetiği, planların fotografik-sinematografik kompozisyonları, sinemayı sanat yapan ne varsa, bir senaryoyu görsel-işitsel bir filme dönüştürmek, bir filmi yönetmek ve çekmek için neleri yapmanız gerekiyorsa hepsi, sırasıyla, her seansta, adım adım tüm yönleri, çeşitliliği, derinliği ve kapsamıyla tek tek bir sistem içersinde ve en iyi film ödülü almış, sinema tarihinin mutlaka seyredilmesi gereken başyapıtları üzerinden saptanarak, tanımlanarak, kavramlaştırılarak, bu somut filmin içersinde bu tarzda kullanılma tercihleri temellendirilerek öğretilir ve aktarılır.

 

Senaryo Atölyesi’nde, dramatürji teknikleri ve öyküleme modelleri, bir dramatik eser yazmak için, bir fikri bir filme dönüştürmek için ne tür öyküleme yöntemleri ve teknikler kullanılması gerekiyorsa, bunların hepsi istisnasız sinema tarihinin başyapıtları ve en iyi senaryo ödüllü filmleri üzerinden somut, görsel ve pratik olarak tek tek saptanarak, tanımlanarak, kavramlaştırılarak bilince çıkarılıp öğretilir.

Belgesel Film Yönetmenliği Atölyesi de belgesel sinema alanındaki sinematografik anlatım modellerinin, gerçekliği senaryolaştırma yöntemlerinin, yaşamı sahneleme kurallarının ve bu amaçla kullanılan sinema dilinin-estetiğinin Vertov’dan Robert Flaherty’den Chris Marker’e Raymond Depardon’a, Claude Lanzmann’a, Pedro Costa’ya belgesel sinema tarihinin önemli yönetmeleri ve filmleri üzerinden tek tek somut olarak öğretilip uygulanacağı görsel-pratik çalışmalardan oluşmaktadır.

Sine-Felsefe Atölyesi de, film analizi ve filmlerle felsefe çalışması çerçevesinde sinemayı hem bir sanat olarak ele alıp filmleri kendi özgün sinematografik operasyonları içinde inceler hem de bu film analizlerini “filmlerle birlikte” düşünme çalışması olarak felsefenin aydınlatıcı kavramsallığıyla, filozofların temel metinleriyle birlikte nitelendirir, tanımlar. Sinemanın duyarlılığına felsefenin kavramsallığı, felsefenin akılcılığına da sinemanın çekiciliği ve heyecanıyla yaklaşır. Bir yandan sinemanın örnek filmleri, diğer tarafta felsefe tarihinin (Platon, Aristoteles, Rousseau, Nietzsche, Kant, Schiller, Hegel, Marx, Deleuze, Foucault, Ranciere, Badiou… gibi)  önemli filozoflarının aynı çerçevedeki metinlerinin karşılaşmasıyla oluşan yaratıcı sentezle yaşamın temel konuları ve çağımızın güncel sorunları üzerinde düşünce çalışması yapar.

 

Atölyelerinize genelde kimler katılıyor?

 

Her kesimden katılım var. Ama bir genelleme yapacak olursak iki ana kesim var. Bir yandan bir genel katılımcı karakteri olarak gençler diyelim, özellikle üniversite öğrencisi ya da yeni mezun olmuş gençler katılıyor. Kendisine profesyonel uğraş olarak sinema alanında çalışmayı bir amaç edinen gençler... Atölyelerden sonra aynı kararlılıkla devam etme ve yüksek başarı oranı da bu kesime ait.

 

Diğer katılımcı kesimde kimler bulunuyor?

 

Belli bir mesleği ve kariyeri olan, ama hep içinde sanata, özellikle de sinemaya karşı ilgisi olan bir orta kesim var. Bu tamamladığımız dönemin mesleki dağılımında, doktorlar ve mühendisler ağırlıktaydı. Bu 30-45 yaş aralığı kesimin atölyeler sonrası proje üretme çabası daha uzun zamana yayılıyor ve yavaş oluyor. Ama yine de çok istikrarlı ilerleyen ve motivasyon açısından gençlere bile örnek oluşturacak çalışmalar yapıyorlar.

 

Peki, bu atölye katılımcılarının beklentileri nedir?

 

Sine-Felsefe dışındaki bütün atölyelerimizin eğitim müfredatı ve uygulamaları doğrudan senaryo yazarı ve sinemacı yetiştirmeye yönelik. Amaç çok açık ve net: Profesyonel olarak senaryo yazmak ve kurmaca ya da belgesel film çekmek!

 

ParadoksFilm’in ders programı ve atölye çalışmaları da bu hedefe göre akademik ve pratik olarak düzenlenmiş durumda. Katılımcı profilimiz de bu motivasyonla geliyor. Atölyemize katılanlar önce kendileri burada yapılan çalışmaların düzeyini, ciddiyetini, derinliğini ve kapsamını görüyorlar, tanık oluyorlar ve takdir ediyorlar. Bir anda dünyaya açılan devasa bir pencere gibi, dünya sinema tarihinin başyapıtları üzerinden ilerleyen 4-5 saatlik seansların yoğun ritmiyle ve film çekim çalışmalarının eğlenceli pratiğiyle 4 aylık maratonumuz tamamlandığında, sinema sanatının ne olduğu ve bir yönetmen olarak bir sinema filmi yapmanın sinematografik operasyonlarının neler olduğu çok açık ve net bir genel tablo olarak görmüş, kavramış, uygulamış oluyor. Yani bir üniversitenin 4 yıllık sinema bölümünü, ölü zamanları ve sinemayı ilgilendirmeyen gereksiz konuları eleyerek, 4 aylık yoğun bir müfredatla bitirmiş oluyor.

 

Burada ifade edilmesi gereken can alıcı nokta şu: ParadoksFilm Atölyeleri sinema sanatının doğasını ve temel operasyonlarını öğretir; bundan sonra bir film yapmak için el yordamıyla karanlıkta yürümek yerine, bilinçli bir şekilde kamerayı hangi fikri ve algıyı vermek için nereye koyacağınızı bilirsiniz. Hangi etkiyi ve algıyı seyirciye aktarmak için ne tür bir ışık, mizansen ve oyuncu yönetimi gerçekleştirmeniz gerektiğini çok açık ve net olarak hissedersiniz. Zaten bizim atölyelerimize katılanların sıkça söylediği şöyle bir söz vardır: “Bu güne kadar birçok sinema atölyesine katıldım, ama ilk defa bu atölyede artık sinema yapabileceğimi hissediyorum ve bu işi yapmak istiyorum.”

 

André Malraux’nun ünlü nitelemesindeki gibi sinema sadece bir sanat değil; aynı zamanda bir endüstri ve ticarettir. Piyasada bir sinema filmi yapabilmek için sanatsal yetenek ve yönetmenlik bilgisinden öte öğeler devreye girmektedir. Hatta piyasada ne yazık ki bu sanatsal olmayan öğeler daha önemlidir. Yönetmen, bir fotoğrafçı ya da ressam gibi tek başına eserini gerçekleştirememektedir. Sinema bir ekip işidir ve film yapmak bütçe gerektiren bir iştir. Sinema, paranın, yapımcının, yüksek ücretlerle çalışan bir teknik ekibin devreye girdiği bir piyasa işidir aynı zamanda.

 

ParadoksFilm bu konuda katılımcılara nasıl bir çözüm sunuyor?

 

Biz ParadoksFilm olarak bu soruna şöyle özgün ve etkili bir çözümümüz var. Atölyeler sonunda da projeler bazında birlikte yola devam etmek. Ortak projeler üretmek, kişisel yaratıcılığı destekleyen kolektif bir dayanışma içinde film yapmak. Çağrı Beyaz’ın yönetmenliğini yaptığı ve ParadoksFilm’in aynı zamanda yapımcı olarak ilk uzun metraj film çalışması olan Ölü Bölgeden Fısıltılar (2011) böyle bir anlayış ve organizasyonla gerçekleştirildi. Üç yıl önce derslerime katılan Çağrı, sonra ParadoksFilm atölyelerinde asistan eğitmen ve ParadoksFilm ekibinde yer alan bir yönetmen oldu. Çağrı, Ölü Bölgeden Fısıltılar’ın projesini belli bir aşamaya getirdikten sonra, geçen sene filmin senaryosu üzerinde birlikte çalışmaya, yazmaya başladık. Haftada iki gün, bazen 5-6 saat süren ritimli ve düzenli bir ikili çalışmayla senaryoyu, dramatik, sinematografik ve fikirsel bir sisteme oturttuk; çekim senaryosunu ve mizanseni kamera yerlerine, ses geçişlerine kadar tasarladık, hazırladık. Ders verdiğimiz ve sektörde çalışan diğer öğrencilerimiz ve sinema gruplarından destek alarak Avrupa’nın en iyi sesçisi ve sektörün en iyi ışıkçısı gibi profesyonel teknik ekibi oluşturduk ve 2011 Nisan ayı boyunca Kıbrıs’ta filmi hep birlikte gidip çektik. Film şu an post-prodüksiyonda…

 

İşte atölye katılımcılarımıza ve sinema yapmak isteyen gençlerimize, atölyelerimiz sonrası önerdiğimiz ve ParadoksFilm olarak bizzat uyguladığımız model bu: Kişisel motivasyon-yaratıcılık ve kolektif dayanışma ile piyasa dışında alternatif-profesyonel film yapma pratiğinin sürekliliği. Çünkü sinema, bir sanat olarak uzun soluklu, kolektif ve yaratıcı bir çalışma surecidir.

 

Bu şekilde Atölyenize katılıp sonrasında yönetmenliğe devam edenler var mı?

 

Elbette. Üç yıldır atölyelerimizde yüzlerce sinemacı yetişti. Özellikle 25-30 yaş arası gençlerden önemli bir sayı var; düzenli olarak senaryo yazan, kısa film yapan, bağımsız-deneysel uzun metraj filmler çeken, uzun metraj film projeleri hazırlayan, sinema sektöründe farklı alanlarda aktif olarak çalışan… Örneğin Bedirhan Sakçı, 2009-2010 dönemi Yönetmenlik Atölyesine katılan genç bir öğrencim. Şu an üçüncü kısa metraj filmini yaptı. Ve yeni film projelerini düzenli bir çalışmayla hazırlıyor.

 

Bunun dışında, tabii ki asıl bir de eskiden öğrencim olan ama şu anda sinema alanında temel uğraş olarak birlikte çalıştığımız, meslektaş olduğumuz gençler var. Örneğin İlhan İzgi, iki sene önce derslerime katıldı, geçen sene atölyelerimizde benim asistanım olarak eğitmenlik yaptı ve şu an ParadoksFilm’in Öğrenci İşleri ve Uluslararası İletişim Direktörü olarak bizle birlikte çalışıyor. Bu sene, onunla birlikte derslerini vereceğimiz Sinemada Montaj Estetiği ve Uygulamaları adlı çok güzel bir atölye açıyoruz. Kendisinin şu anda senaryosunu yazdığı, çekim senaryosunu hazırladığı ve deneme çekimlerini profesyonel bir oyuncuyla yaptığı bir kısa metraj film çalışması var, Kültür Bakanlığı için projelendiriyoruz. 

 

Yine eskiden öğrencim olan ama şu anda sinema alanında temel uğraş olarak birlikte çalıştığımız, meslektaş olduğumuz Övünç Güvenışık, şu anda ParadoksFilm’in Projeler ve Senaryo Direktörü ve Almanya Sorumlusu olarak bizimle birlikte çalışıyor. Övünç, gelecek vadeden yetenekli yönetmenlerden birisi. Övünç’un kısa filmleri Türkiye ve Dünya festivallerini dolaşan sinema sanatı olarak çok başarılı ve kaliteli çalışmalar. Kendisinin 2012-13 yılı için hazırladığı ve birlikte projelendirip yapacağımız bir uzun metraj film çalışması da var şu an.

 

Şu an sizinde başında belirttiğiniz gibi Türkiye’deki çoğu üniversitenin sinema bölümünde sinema dersleri teori ağırlıklı fakat siz atölyelerinizde hem teorik hem pratik anlamda dersler veriyorsunuz. Sinema konusunda üniversitelerdeki eğitimi yeterli buluyor musunuz?

 

Şöyle, yaşanmış bir durumu aktarayım. 2008 yılı sinema atölyemize Boğaziçi Siyasal mezunu çok zeki ve sinema tutkunu bir genç arkadaşımız katılmıştı. Bu atölyemiz de çok verimli geçen ve sonunda profesyonel oyuncuların da desteğiyle iki kısa film çektiğimiz güzel ve zevkli bir atölyeydi. Atölyemizin sonlarına doğru bu genç arkadaşımız bir gün yanıma geldi “Hocam ben Sinema Yüksek Lisansı yapmak istiyorum. Şu devlet üniversitesine başvurdum 8 kişi alıyorlar. Girmeyi çok istiyorum, başka bir bölüm okuduğum için pek bir şansım olmayabilir, ne yapmam gerekli?” diye sordu. Tamam, bakarız, dedim. Bir gün oturduk bir çalışma programı çıkardık. Kendisine şu kitapları oku diye yaklaşık 10-12 kitap listesi verdim. İçinden en azından sevdiğin 20 filmi izle, diyerek de 100 filmlik bir başyapıt listesi verdim. Sonra mülakat sırasında, sinemaya olan tutkunu ve siyasal bilgilerden gelmene rağmen neden sinema yükseği yapmak istediğini içinden geldiği ve olduğu gibi anlatırken, bu okuduğun kitaplardan ve seyrettiğin filmlerden somut olarak söz et, onlarla birlikte fikir geliştir, onları okuduğunu, seyrettiğini dolaylı olarak hissettir, isteğin doğrultusunda bunları argüman olarak kullan, bunlarla konuşmalarını temellendir, destekle, dedim. Sonra da sinema sevgin ve sinema yapma isteğinin ciddiyeti doğrultusunda bizim sinema atölyemize katıldığından söz et, dedim.

 

Atölyemiz bitti, aradan 2-3 aylık bir zaman geçti, bir gün bu öğrencimizle karşılaştım. Tabii ilk sorduğum şey, nasıl gidiyor sinema çalışmaları ve yüksek lisans oldu. “Hocam ben okulu bıraktım” dedi ve devam etti “Hocam sizin atölyedeki derslerinizden sonra, oradaki dersler sıkıcı ve zaman kaybı olarak geldi ve okulu bıraktım.” 

 

Uzun yıllar Fransa’da sinema ve felsefe eğitimi aldınız, bu alanlarda Hocalık yaptınız. Yurt dışındaki eğitimle Türkiye’deki eğitim arasındaki farklar nelerdir?

 

Daha önce bahsettiğim, ilk İstanbul’a geldiğimde ders verdiğim özel üniversitenin, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin araştırma yerine akşama kadar sekreterlik yaptığı odalarda hocaların masalarının etrafında can sıkıntısından şu dedikoduyu yapardık usanmaksızın. “Hocam siz Fransa’dan büyük bir enerji ve motivasyonla geldiniz ama göreceksiniz çok kısa sürede büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaksınız!” “Nedenmiş o?” “Çünkü burada öğrenciler hiç okumuyor, hiç araştırmıyor, düzeyleri öyle düşük, öyle cahiller ki, inanamazsınız…” diye başlar ve uzar giderdi bu günah keçisi öğrenci kuşağından yakınmalar. Ben de bir hoca olarak şunu derdim: “Normal, demek ki doğal olarak hocalarını taklit ve tekrar ediyorlar!”

 

Aptallaştırıcı eğitim, otorite eğitimidir: Çıkarın defterlerinizi, yazın, der. Soru sorma, yaz, sınavda soracağım, der. Sınavda, daha önce yazdırılmış olanın olduğu gibi tekrarını ister.  Bu, iradelerin iradeye, zekâların zekâya boyun eğdiği, kötü bir tekrar mekanizması içinde aptallaştırıcı bir eğitimdir.  Özgürleştirici eğitim, “Bak, iyi dinle ve düşün; işte bundan dolayı bu böyledir. Sen de aynı şekilde takip ediyor musun, bunla bunun ilişkisinden dolayı bu sonuç çıkar, görüyor musun? Burada bir iradenin diğer iradeleri çalışmaya davet etmesi, ama bu çalışma içinde zekâların hep birlikte eşit kullanılması nedeniyle özgürleştirici bir eğitim vardır.

 

Aptallaştırıcı eğitimde, yaz-tekrar et, komutunun dışına çıkılmadığından; akıl yürütme, argüman üretme, nedenlerden sonuçlara gitme, ilişkilendirme yapma, temellendirmeyi dert edinme, gibi araştırmacı ve yaratıcı çalışmalara gerek duyulmadığından, okumaya, izlemeye, soru sormaya, fikir üretmeye, düşünce geliştirmeye ve bunların hep birlikte sağlamasının yapılmasına gerek duyulmaz. Yaz, tekrar et, yeterlidir. Bu, neden sorusunun sorulmadığı ve yanıtlara gerek olmadığı emir-komuta içersinde yapılan kışla eğitiminde, hocaların öncelikle kendilerinin okumasına, araştırmasına, izlemesine, sorgulamasına, yazıp çizmesine gerek yoktur. Öğrenciye, yaz-tekrar et, dediği gibi, kendi kendisini de tekrar eder durur yıllarca. Hegel’in kötü sonsuzluk, Freud’un kötü tekrar dediği tarzda klinik semptomlar ortaya çıkana dek rehavet içinde tekrar edilir durulur; öğrenci hocayı, hoca öğrenciyi tekrar ederek yaşayıp giderler. En motive ve yetenekli hocaların üniversitelerden, en motive ve yetenekli öğrencilerin yüksek lisans ve doktora programlarından sıkıcı bulduğu ve zaman kaybettiği duygusuyla ayrılmalarına kimse aldırmaz.

 

Sorunun kaynağı nedir sizce?

 

Sorun, ne öğrencilerimizin tembelliği ve cahilliği ne de üniversitelerimizi denetleyen YÖK’ün varlığıdır. Sorun, aptallaştırıcı bir eğitimin kötü tekrar mekanizması içinde okumadan, izlemeden, soru sormadan, düşünmeden, akıl yürütmeden, argüman ve fikir geliştirmeden kötü bir sonsuzluk olarak kendini tekrarlayabilme konforu içinde olabilen hoca figüründedir. Çünkü önce hocanın kendisi öğrencilerinin önünde “yaz-tekrar et” mekanizmasını bizzat kırarak araştırmacı bir biçimde çalışmalıdır. Önce hocanın kendisi, öğrencilerinin önünde naklen metot, içerik ve fikirsel olarak bir çalışma nasıl yapılandırılır ve sunulur kendi özgün çalışmasıyla göstermelidir.

 

Ondan sonra öğrencilerinden metot ve çalışma olarak aynı şeyi istemeli, ama bu kez kendi fikirlerini söylemeleri için. Onlara o zaman demeli, siz de benim gibi önce Platon’un kitaplarını okuyacaksınız ya da Godard’ın filmlerini izleyeceksiniz ve benim burada yaptığım metot ve çalışmanın aynısını, ama kendi özgün fikrinizi söylemek temellendirmek için yapacaksınız. Bunu yapmanız için üç ayınız var, ister evinizde çalışın, ister kütüphanenizde çalışın; ister sırt üstü yatarak, ister amuda kalkarak çalışın; ister şimdiden başlayın, ister son haftaya bırakın, özgürsünüz. Zorunluluk şu, savunduğunuz fikirler kendi okumalarınız ya da izlemeleriniz, kendi araştırmanızın sonucu ortaya çıkan kendi özgün düşünceleriniz olacak; bu çalışma bu eserler arasında kendi oluşturduğunuz ilişkiler sisteminin ve kendi argümanlarınızın üzerinde başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan tek başına ayakta duracak ve okuyanı ya da izleyeni ikna edecek. Bu kadar…

 

İşte Fransa ve Türkiye üniversitelerindeki eğitim arasındaki temel fark bu: Fransa üniversitelerinde ağırlıklı olarak “araştırmacı” ve düşünce üretimini temel alan bir eğitim sistemi uygulanır. Türkiye de ise ağırlıklı olarak “tekrarcı” ve aptallaştırıcı bir eğitim sistemi uygulanmaktadır. 

 

Yeni bir kitap projeniz var mı?

 

Var, üç tane. Bu seneki Sine-Felsefe Seminerlerinin her hafta bir film ve bir felsefi konu tarzındaki canlı performans çalışmalarını, bir de yazılı versiyon olarak aynı zamanda kitap halinde hazırlıyorum. Bunun yanında bir de sinemanın politikayla ilişkisini ya da daha yerinde bir nitelemeyle sinemanın politikasını işleyen ikinci bir kitabın redaksiyonu devam ediyor. Üçüncüsü ise, bir felsefe kitabı… Bu kitabın önemli bir bölümü daha önce Doğu Batı, Felsefe, Logos gibi hakemli akademik dergilerde yayınlandı referans makaleler olarak.  Ekim’in sonuna doğru üçünün de en azından redaksiyonları biter sanırım.

 

 * Metin Gönen'in eğitim verdiği ParadoksFilm Atölyeleri ile ilgili geniş bilgi almak için www.paradoksfilm.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..