Söyleşi
Tarık Tufan SÖYLEŞİ:Barış Saydam, Meryem Babacan "Hayatın bizatihi kendisi böylesi yapmacık mutluluklara değer vermez, hayat bu değil zaten. Evet, daha sahici mutluluklar vardır ama onlar da böyle popüler kültürün ürettiği mutluluk tasarımları değildir."
10.09.2011 Yazarak İnsan "Ben Varım" Diyor

1992 yılında özel bir radyoda, radyo programcılığına başlayan Tarık Tufan ilk kitabı Kekeme Çocuklar Korosu’nu 2000 yılında yayımlar. Daha sonra Kraliçe’nin Pireleri (2002), Ve Sen Kuş Olur Gidersin (2004), Hayal Meyal (2007) ve Bir Adam Girdi Şehre Koşarak (2011) adlı kitaplarını yayımlayan Tufan aynı zamanda senoryo yazarlığı da yapmaya başlar. Yönetmenliğini  Mahmut Fazıl Coşkun’un yaptığı ve senaryosunu Görkem Yeltan ile Tarık Tufan’ın birlikte yazdığı Uzak İhtimal, İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülünü, ilk filmlerin yarıştığı Rotterdam Film Festivali’nde de en iyi film seçilerek  “Altın Kaplan” ödülünü alır. Şu an çekimleri hazırlık aşamasında olan Yozgat Blues’un da senaryosunu yazan Tarık Tufan’la edebiyat ve sinema üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

 

Sizi ilk olarak yaptığınız radyo programı ile tanıdık. Bunun yanı sıra yayımladığınız yazılarınız ve kitaplarınız oldu. Son zamanlarda isminiz senaryo yazarı olarak da geçiyor. Bu yazarlık sürecini biraz anlatabilir misiniz?

 

Ben önce radyo programıyla başladım. 1992’nin sonuna doğru, özel radyoların ilk açılmaya başladığı zaman Günışığı FM’de başladım. Günışığı FM, o dönem kurulan özel radyolardan bir tanesiydi. Sabahlara kadar radyo programı devam ediyordu ve bir sürü şey konuşuyorduk. Özellikle o saatte ayakta kalmayı tercih eden insanların konuşmayı düşündüğü ne varsa onu konuşuyorduk. Gecenin bir vaktinde bir insan neden uyumaz? Sabahlara kadar onu uykusuz bırakan şey nedir? Bunların her birinin yüce ulvi amaçlar olduğunu da söylemiyorum tabii. Neticede sabahlara kadar devam eden bir programdı ve sabahlara kadar uykusuz insanlarla çok şey konuştuk. Bunların bir kısmı sadece sözde kalmaması gereken şeylerdi. Sadece konuşup tüketip sonra bir daha bulamayacağım cümleler olarak kalması beni bir süre sonra tedirgin etmeye başladı. Radyoda saatlerce konuşuyoruz, bir şey üzerine kafa yoruyoruz, bir şeyi yakalamak için, bir kelimenin peşine düşüyoruz, bir tek cümle kurabilmek için bir sürü şeyin altına omzumuzu, elimizi sokmaya çalışıyoruz ama aradan yıllar geçince bütün bunlar nerede diye sorduğumda yoklar. O zaman yazmaya karar verdim, çünkü yazınca o şey orada duruyor. O şeyle daha uzun süre yüzleşme imkânına sahip oluyorsunuz, o şeyi sakladıkça sizin hayatınıza daha çok katılıyor.

 

Peki senaryo yazarlığı?

           

Ben bütün bu yaptığım işleri birbirinden çok ayrı görmüyorum. Hikâye anlatmaktan hoşlanıyorum. Yan yana oturduğumuzda da, şurada karşılıklı iki kişiyken ya da bir grubun içindeyken de hikâye anlatmak hoşuma gidiyor. Bir radyo istasyonunda hiç görmediğim insanlara karşı hikâyeler anlatmak da hoşuma gidiyor. Bir öykü yazarken de bir senaryo yazarken de anlatmak hoşuma gidiyor. Hoşuma gidiyor derken ki kastım, bunu önemli buluyorum kendi adıma. Bunu yaparken kendimi daha iyi hissediyorum; içimde bir şey harekete geçiyor. Bunu yapmamın anlamlı olduğunu düşünüyorum. O yüzden de hikâye anlatmaya devam ediyorum. Dolayısıyla kitap ya da öykü yazarken hangi duyguyu taşıyorsam, senaryo yazarken de aynı duyguyu taşıyorum.

 

Kitaplarınızda bir metinlerarasılık göze çarpıyor, bazen Raif Efendi’ye bazen İlhami Çiçek’e rastlayabiliyor okuyucu. Uzak İhtimal’de de meşhur Şeyh Sanan hikâyesine bir benzerlik vardı. Sanki onun modern versiyonu gibiydi. Senaryo yazarken hangi kaynaklardan besleniyorsunuz?

 

Tabii ki benim bilinçaltımda ve bilinç üstümde bir sürü karakter dolanıyor. Kimi yazarların karakterize ettiği tipler benim için çok kayda değer. Mesela Dostoyevski’nin karakterleri benim için çok önemlidir. Mesela Budala karakteri beni her zaman kendisine çeken bir karakterdir. Dolayısıyla benzer koşullarda olan bir karakteri yazarken bilinçaltımda Budala’nın tutumları, tavırları, duyguları, psikolojisi hemen hareket geçiyor olabilir. Yeraltından Notlar’ın kahramanı olan adam da mesela tutum ve tavır olarak bende çok iz bırakmış bir adamdır.  O da benim yazdığım metinlerde zaman zaman dolaşıyor.

 

Sanki Gonçarov’un Oblomov’u da o dolaşan karakterlerden.

 

Bir sürü karakter sayabiliriz tabii.

 

Jean-Paul Sartre ve Albert Camus’nün kitaplarındaki karakterler de metinlerinizde önemli yer tutuyor.

 

Aslında bunlar bizim bir şekilde ruh akrabalarımız gibi geliyor bana. En azından ben böyle hissediyorum. Bu akrabalığı garipseyenler olabilir, insanın Kafka ile kurduğu nasıl bir ruh akrabalığı olabilir diye düşünebilir bazıları ama bunu anlatmak da çok kolay değil. Bütün o Kafka öykülerinde karakterin içine düştüğü çıkışsızlık hali, karakterin ruhunu gitgide ezen bir sonuçsuzluk, bilinmezlik hali, aslında çok yakın gibi duran, çok yakın bir zaman içerisinde anlaşılabilirmiş, çözüme kavuşabilirmiş gibi görünen pek çok olayın zaman geçtikçe aynı bilinir yakınlıkta durmasına rağmen bir türlü açığa çıkmaması durumu… Bütün bunlar benim kendi hayatımla kurduğum ilişkide beni bir ruh akrabalığına çağırıyor. Çünkü kendi hayat şahitliğimde bu Kafkaesk döngüyü hissettiğim çok zaman olmuştur. Ya da Dostoyevski karakterlerinin küçük düşürülmelerine rağmen, içinde bulundukları durum onları ezmesine rağmen, gururları kırılmasına rağmen sonrasında bunun hiç farkında olmamışçasına hayatla başka türlü bir ilişki kurma çabalarını çok etkilenerek okuyorum.

 

Peki Oğuz Atay için ne dersiniz? Herkesin tutunduğu bir ortamda tutunmamayı tercih eden karakterleri var. Sizin kitaplarınızda da böyle bir tercih var.

 

Kendi kitaplarımı bu isimlerle hiç kıyaslayarak haddimi aşmak da istemem.

 

Tercihleri açısından.

 

Evet, bütün bu isimlerden etkileniyorum. Neticede benim yazdığım karakterler de mesela Uzak İhtimal’in müezzini Musa’nın çektirdiği bir fotoğrafta, hayatının belki de en önemli anında, bir fotoğrafta yarım çıkması benim hayatla kurduğum ilişkide hissettiğim çok güçlü bir duygu. Benim de önemli fotoğraflarda yarım çıktığım çok olmuştur. Birileri bunu karamsarlık olarak algılıyor ama hayır karamsar değilim. Ya da Yeraltından Notlar’daki adam ne kadar karamsarsa ben de o kadar karamsarım.

 

Bu karakterler bir bakıma karamsardan çok, varoluşlarını ifade ettikleri için açık ve dürüst karakterler aslında; bir şekilde yaşamaya, ayakta durmaya çalışıyorlar sonuçta.

 

Ben de hiçbirini karamsar bulmuyorum; ne Oğuz Atay karakterlerini ne de Kürk Mantolu Madonna’nın peşine düşen Raif Efendi’yi. Benim karakterlerle ilgili bir karamsarlık duygum yok. Raif Efendi’nin Maria’nın peşinden giderken ki halini karamsarlık olarak görmüyorum, karşılaştığında gitmesini de karamsar bulmuyorum.

 

Uzak İhtimal’de de ona benzer bir final var.

 

Uzak İhtimal’in finalini de karamsar bir final olarak bulmuyorum. Herkes ağır bir karamsarlık hissetti oradaki ayrılma anında. Herkes kadın giderken, kadının bir an durup geri döneceğini ya da tren istasyondan ayrıldıktan sonra karşı tarafta o kadının orada kalacağını düşündü. Bu karakterlerin hayatında o kadın durmaz, gider ve gitmesini de bir karakter açısından karamsarlık olarak görmüyorum. Zaten gitmesi gerekirdi ve gitti. Musa da bunu biliyor. Musa da onun kalacağını aslında hiçbir zaman gerçekten düşünmemişti. Kendi üzerine böylesi bir mutluluğu fazladan görmüştü. Bu kadar mutluluk peşine düşmek kendi varoluşu açısından anlamlı bir şey değil. Dolayısıyla bu sözünü ettiğimiz karakterler Sabahattin Ali’nin, Kafka’nın, Dostoyevski’nin, Camus’nün karakterleri bu kadar fazladan bir mutluluğu, bu kadar üzerlerinde yapıştırma duran bir mutluluğu talep etmeyecek kadar kendi hayatlarıyla, varoluşlarıyla barışık adamlar.

 

Bu yazarların kitaplarındaki karakterlerin böyle bir çabaya girmemesi, biraz da bu çabayı burjuva sınıfına özgü bir “tamlık” arayışının uzantısı olarak görmelerinden kaynaklanıyor sanırım.

 

Bu tarz bir mutluluk arayışının zenginlerin ancak parayla satın alıp oyalanabilecekleri bir duygudan ibaret olduklarını biliyorlar. Çünkü hayatın bizatihi kendisi böylesi yapmacık mutluluklara değer vermez, hayat bu değil zaten. Evet, daha sahici mutluluklar vardır ama onlar da böyle popüler kültürün ürettiği mutluluk tasarımları değildir. Dolayısıyla bu karakterler için, mesela Raif Efendi’nin Maria Puder’le iki kelam etmiş olması kendi varoluşu içerisinde bir mutluluktur. Musa’nın Clara’yla aynı kareye girmiş olması da yarım da olsa bir mutluluktur.

 

Musa için Clara’yla aynı apartmanın karşılıklı iki kenarını paylaşmaları ve camdan göz göze gelmeleri bile mutluluk.

 

Onu mutfak camından görebiliyor olması onun için mutluluktur. Bu mutlulukları küçümsememek lazım. Ama onların hayatına kalkıp kurgusal bir mutluluk da eklememek lazım, çünkü onlar zaten böylesi kurgusal bir mutluluğu taşıyamayacak kadar da insandırlar.

 

Uzak İhtimal’i bir metin olarak okusaydık, belki hiç rahatsız etmeyecekti o final. Fakat sinemada insanlar ister istemez popüler kültürün de etkisiyle mutlu bir son, bir tür uzlaşı bekliyor.

 

Evet, hiç olmazsa bir tek cümle bile olsa insan bekliyor. Edebiyat sinema ilişkisi bir taraftan kaçınılmaz bir ilişki. Bugüne kadar en azından böyle devam etti, bugünden sonra da muhtemelen aralarında hep bir temas olacak ama neticede edebiyat edebiyattır, sinema sinemadır. Bir edebiyat eseri de sinemanın konusu haline dönüştüğünde o edebiyat eseri teknik olarak farklılaşıp bir senaryoya dönüşecektir. Bir edebiyat metni hiçbir zaman olduğu gibi sinemaya aktarılmaz. Siz edebiyat metnini sahne ve diyalog yazarak kendi içeriğinden, formundan başkalaştırırsınız. Bir sahne yazarak, o sahneye bir görsellik tasarlayıp bunu uygulayarak o edebiyat metnini form olarak dönüştürüp senaryo adını verdiğiniz metne evriltirsiniz. Dolayısıyla o andan itibaren başkalaşmıştır. Hepimizi iyi biliyoruz ki senaryolar edebiyat metinleri değildir, daha teknik metinlerdir. Dolayısıyla sinemanın uygulama alanına geçtiğinde edebiyat kendi özünden feragat ederek oraya gider. Bu da çoğu zaman bir takım edebiyat metinlerinin sinemaya uyarlandığında okuyucusu için hayal kırıklığına uğramasına sebep olur. Çünkü onlar yönetmenin görselleştirdiği dünyayı zihinlerinde tasarlamamışlardır. Başka bir şeyle karşılaşırlar ama bazen de beklentileri karşılayan iyi örnekler olur ama nedense ağırlıkla edebiyat seven adamlar kendi romanlarının ete kemiğe bürünmesine çok sıcak bakmıyorlar.

 

Türk sinemasındaki edebiyat uyarlamalarını nasıl buluyorsunuz?

 

Cengiz Aytmatov uyarlamalarını başarılı buluyorum açıkçası. Onun dışında son dönemde mesela Zeki Demirkubuz Nahit Sırrı Örik’in Kıskanmak romanını, Seyfi Teoman Bizim Büyük Çaresizliğimiz romanını uyarladı. Bunları değerli buluyorum. Aralarında çok sevdiklerim var, iyi olmadığını düşündüklerim de var. Bazı metinler de ne kadar uyarlamaya izin veriyor onu tartışmak lazım. Mesela Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler kitabının filmi çekildi. Kötü bir film değildi bence, iyi bir filmdi ama o Gölgesizler miydi? Gölgesizler değildi o. Gölgesizler filme aktarılması çok kolay bir roman değil hepimiz biliyoruz. Bir uyarlamasını izledik, uyarlaması da film olarak çok kötü değildi ama ikisi başka şeyler oldu. Ya da diyelim ki Spike Lee, Alex Haley’in Malcolm X’ni çektiğinde mesela hiç benim zihnimde mesafe oluşmadı, bazen de böyle çok yerli yerine oturan şeyler de oluyor. Biraz filmleri tek tek değerlendirmek lazım, ama benim edebiyat uyarlamaları izlemek hoşuma gidiyor. Benim okuduğum bir kitabın o yönetmenin dünyasında nasıl bir karşılık bulduğunu görmekten mutlu oluyorum.

 

Uyarlama konusunda sizin tercihiniz nedir?

 

Uyarlamanın birebir olmasından ziyade yorumunu tercih ederim. Neticede ben o romanı okumuş oluyorum ve o romanla ilgili benim kafamda bir şey var ama o romanı uyarlayan yönetmenin o romana nasıl baktığını merak ediyorum. Ben işin bu tarafındayım. Dolayısıyla beklentim birebir uyarlamalar değil. O romanda hangi duygu yönetmene ilham kaynağı oldu, esas olarak bununla ilgileniyorum. Örneğin Kıskanmak kitabını filme uyarladığında Zeki Demirkubuz’un Seniha karakterine nasıl bakacağını merak ediyordum. Romanın uyarlanacağını öğrendiğimde o karakteri Zeki Demirkubuz’un gözünden görmek beni heyecanlandırdı. Ben biraz böyle bakıyorum uyarlamalara. Yoksa alıp olduğu gibi koyduklarında benim için çok yeni bir şey olmuyor ama o yönetmenin kendi özel niteliklerinden, hayata bakışından hareketle o romandaki herhangi bir karakterle nasıl bir ilişki kuracağını merak ediyorum.

 

Siz hangi kitapları uyarlamak isterdiniz? Mesela Aylak Adam?

 

Aylak Adam da böyle bir kitap mesela. Aylak Adam’ı bir sürü adam sinemaya uyarlamak için niyetlenmiş ama bir yerde vazgeçmişler, çok kolay değil. Aylak Adam’ı, Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi’ni uyarlamak isterim. Bana bugün itibariyle ne yapmak istersin, hangi edebiyat derlemesini yapmak istersin diye sorsanız Aziz Bey Hadisesi’ni isterim. Mesela çok büyük prodüksiyonlarla yapılması kaydıyla İhsan Oktay Anar’ın romanlarını merak ederim ama o da büyük bir risk tabii. Bir taraftan da riske etmesem mi filan diye de böyle gelgitler içinde olurum herhalde.

 

Uyarlamayla özgün senaryo arasındaki bariz farklar neler size göre?

 

E tabii en önemlisi o edebiyat metnini yazan kişinin, yani yazarının ortaya koyduğu bir bakış, bir atmosfer ve işin özünü yaratan duygu var. Dolayısıyla bu mutlak anlamda bir saygıyı gerektiriyor, yani kendi malınız gibi bunu kullanamazsınız. Bu saygıyı göstermek demek birebir aynısını koymak demek değil ama o yazarın o dünyayı kurarken hissettiği şeyi anlamaya çalışmak, buna saygı duymak ve o özü kaybetmeden aktarmaya çalışmaktır. Bu bir çaba, bir samimiyet biçimidir. Ortaya çıkan şey bambaşka olabilir, bunu kastetmiyorum ama uyarlama yaparken böyle bir vicdani ve ahlaki sorumluluğumuz var metnin yazarına karşı, onun kurduğu dünyanın temel değerlerine karşı. Özgün senaryo da artık o sizin kendi alabildiğine uzanan ufkunuzla ilgili bir şey. En temel fark bu olsa gerek.

 

Hangisi daha zor?

 

Uyarlama yapmak daha zor bence. Bir anlamda o eserle muhatap olmuş; hayatında çok köklü, derin ve sahici anlamlar bulmuş bir insan topluluğunun karşısında o şeyi yeniden ortaya çıkarıyorsunuz. Bir iddiayla karşılarına çıkıyorsunuz. Bu çok kolay bir şey değil tabii.

 * Fotoğraflar: Cihat Caner

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..