Söyleşi
Giovanni Scognamillo SÖYLEŞİ:Esra Tice "Kemal Tahir’in Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz üzerinde etkisi oldu. Aziz Nesin fazla etkili oldu diyemeyeceğim; Yaşar Kemal sansürden dolayı takma isimle senaryo yazmak zorunda kaldı."
01.11.2011 "Önemli Olan Eserin Mesajını, Atmosferini Yansıtmak"

Türk sinemasının yaşayan en önemli tarihçilerinden Giovanni Scognamillo’yla geçen sayımızda başladığımız söyleşi dizisine, bu sayıda devam ediyoruz. Dergide, dosya konusu yaptığımız edebiyat-sinema ilişkisi üzerinden başladığımız söyleşide, Scognamillo’dan sinemada sansür ve SİYAD’ın mevcut durumu gibi güncel konularda da görüş aldık.

Türk sinemasında uyarlamaların ağırlıklı tercih edilmesinin sinemamıza ne gibi etkileri oldu? 

Bir gerçek edebiyat var bir de popüler. Yeşilçam’ın melodram tarzı filmlerde kullandığı popüler edebiyat, yani piyasa edebiyatı oldu. Melodramatik romanlardan alınan şeyler -Senede Bir Gün mesela-  zaten Türk sinemasında mevcut olan türün etkilerini çoğalttı. Arada düzgün filmler de yapıldı. Gerçek edebiyat fazla kullanılmadı. Çünkü belirli yazarlara engel konuldu. Yaşar Kemal’den sansür döneminde açık bir şekilde senaryo almak ya da roman uyarlaması yapmak mümkün değildi. Zaten Yaşar olsun Orhan Kemal olsun takma isimlerle yazıyorlardı mecburen. Türk sinemasının dramaturjisi açısından bu popüler romanlar bir şey getirmedi. Sadece sistemi çok iyi besledi. Türk edebiyatının gerek geçmişinden gerek çağdaş büyük isimlerinden pek uyarlama yapılmadı. Orada prodüksiyon açısından başka bir faktör rol oynuyor. Bir romanı uyarlamak için bir telif hakkı ödemeniz gerekiyor. Şimdi ünlü bir yazarın, Orhan Pamuk’un bir kitabını uyarlayacaksınız, Orhan ne ister? Milyonlar ister, o da filmin maliyetini sarsar.

Türk sinemasında bir dönem edebiyatçılarla yönetmenler arasında fikir alışverişi mevcut. Türk sinemasının türlerinin oluşmasında, akımların, görüş ayrılıklarının çıkmasında (Milli sinema, Ulusal sinema, Devrimci sinema gibi) edebiyatçıların ektisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Edebiyatçılar dediğimizde hayır diyorum, ama genel anlamda da hayır. Bir ara Kemal Tahir’in Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz üzerinde bir etkisi oldu. Aziz Nesin fazla etkili oldu diyemeyeceğim, her ne kadar bazı yapıtları kullanıldıysa da; Yaşar Kemal sansürden dolayı takma isimle senaryo yazmak zorunda kaldı. Kemal Tahir de Orhan Kemal de takma isimle yazdı. Senaryolarını kabul ettirebilmek için başta Orhan Kemal olmak üzere Yeşilçam kurallarına yakın senaryolar yazmak zorundaydılar. Kemal Tahir’in polisiye roman yazması gibi bir şeydi.

Akım diyoruz ama aslında o saydığımız akımlar gerçek akım mı? Akım dediğinde, mesela İtalyan Yeni Gerçekliği bir akımdır, Fransız Yeni Dalgası bir akımdır, Yeni Sinema (Cinema Novo) bir akımdır. Ama o akımı kanıtlayacak bir dizi yapıt var. Bizde var mı? Bir de sadece yapıt üretmek değil, o akımı sürdürmek. Diyeceksin ki Yeni Dalga gibi akımlar belirli bir dönemin akımıdır. O dönem aşıldıktan sonra kendiliğinden bitiyor. Yeni Gerçekçilik savaşın ve savaş sonrasının ortaya koyduğu bir türdür. Şartlar normale dönünce Yeni Gerçekçilik pembe gerçekçilik oldu.

Türk sinemasında farklı akımların gerçekleşmesi için zemin yok muydu?

Türkiye aslında o kadar değişken bir ülke ki daima şartlar vardı. Ama onları doğru bir şekilde kullanmak ve onların devamlılığını getirmek, yani sinemasal bir türde devamlılık, şartlar uygun olduğu sürece çok önemlidir. Rahmetli Halit’le (Refiğ) çok tartışırdık, kavga ederdik; mevcut filmler biraz yandan ve köşeden bir akımı belirlemeye çalışıyordu.

Bu uyarlamalarda türler çeşitleniyor: Melodram, komedi, tarihi film, toplumsal gerçekçi türlerde ürünler verirken fantastik ve korku türlerinde hiç ürün çıkmıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Yeşilçam daha ellili yıllardan itibaren bazı türleri çok kullandı, bazı türleri hiç kullanmadı. Yeşilçam’ın sürekli olarak kullandığı türlerden ikisi -en popüler olanları- melodram ve güldürüydü; fantastiğe inanmadı. Denemedi değil, denedi ama alınan sonuçlar hiç iyi olmadı. Türk seyircisi o tarz filmlere pek gitmedi. Sadece Türkiye değil, Avrupa sinemasında da mesela İtalyan sineması kapılarını korku sinemasına açtığında ilk örneklerde kötü bir sonuç aldı. Niye, çünkü İtalyan seyircisi bir İtalyan yönetmenin çektiği korku filmine ya da fantastik filme hiç güvenmiyordu. Hatta o dönemde yönetmenler İngiliz ve Amerikan takma isimlerle jeneriğe geçiyorlardı. Bunu, İtalya’da korku akımını başlatan ilk yönetmenlerden biri olan ve beraber çalıştığım Riccardo Freda’ya sordum. Niye Robert Hampton diye imza ediyorsunuz filmlerinizi dedim.  Çünkü bizim seyirci geliyor sinemanın karşısında, afişe bakıyor: Yönetmen kim? Riccardo Freda! Bizden biri bunu yapamaz. Yönetmen Robert Hampton’sa, Amerikalı olmalı girelim. Güven meselesi.

Türk sineması size göre neden fantastik korku türüne uzak durmuş?

Türk edebiyatında bir korku geleneği, fantastik bir gelenek var mı? Yok. Bir temel olmayınca ne oluyor? Ada ya da Zombi çekiliyor. Zorunlu olarak yabancı kaynağa başvuruyorsun.

Uyarlamanın başarılı olması için kıstas nedir? Yönetmenin özgün dil kullanması mı yoksa uyarlanan esere sadık kalması mı?

Edebiyat uyarlamalarında esere çok sıkı bir şekilde bağlanmak sinemasal olarak sorunlar yaratır. Önemli olan edebi bir eser uyarlandığında o eserin mesajını, atmosferini yansıtmak. Bir eseri aynen sayfa sayfa da çekebilirsin, o vakit Rusların altı saatlik Savaş ve Barış’ı çıkar ortaya.

Erler Film’deyken Zübük (1980) filmini çektik. Türker’le gittik, Aziz Nesin’le görüştük.  Aziz Nesin biraz kapris yaptı. Kim oynayacak? Kemal Sunal dedik. Aziz’in pek hoşuna gitmedi. Acaba oynayabilir mi? Şimdiye kadar bunca film yapmış, popüler bir oyuncu. Biz de yapımcı olarak yatırdığımız paranın geri dönmesini düşünmeliyiz. Tamam, kabul etti Kemal Sunal’ı, film çekildi. Davet ettik. Birlikte filmi seyrediyoruz. Aziz Nesin’den tık yok, eyvah dedim film sonunda patlayacak. Film bitti, Kemal gene Kemal Sunal’ı oynadı. Aziz, eh idare eder diyip sırtını çevirdi ve gitti. O filmde Kemal de biraz rahatsız oldu. Film başlamadan bana geldi ağabey dedi, şimdi ben karakter mi oynayacağım? Evet dedim, karakter oynayacaksın. Ama benim seyircim karaktere alışık değil, ya beğenmezse dedi. Kemal dedim, senin seyircin ne için geliyor filmlerine? Senin için. Ne oynarsan oyna gelecek. Film çok iyi bir hâsılat yaptı. Ama Zübük değil, Kemal Sunal.

Güncel haberlerden konuşursak, TRT’nin Tosun Paşa filmini sansürlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece hamam sahnesini kesmek değil, TRT ilk sigaraları maskeledi.  Şimdi sigara ve içkileri maskeliyor. Yarın öbür gün yemekleri de maskeleyebilir. Yunanistan’da albayların döneminde böyle bir şey oldu. Mesela lobilerde bütün tabanca resimleri maskeliydi. Bunlar saçma şeyler, maskeledin sigarayı ne oldu? Adam içmeyecek mi? Ben sigaramı içip seyrediyorum. Bana tedbir olarak düşünülürse, son derece ilkeldir ve etkileri olamaz. Millet gülüyor.

Diğer yandan Yılmaz Güney filmleri Kültür Bakanlığı tarafından DVD’ye aktarılıyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yılmaz Güney mitos haline getirildi. Yılmaz Güney Türk sineması için, Türk sinemasının belirli bir dönemi için çok önemli, siyasal sinema açısından. Siyasal sinemanın ötesinde oyuncu olarak da bir örnek Yılmaz, ancak çok film çektiği ve o “çirkin kral” filmlerinde oynadığı için seyirci salonu dolduruyor. Ama kaliteli filmler değil. Yılmaz’ın oyunu da, her şey aksıyor. Dar bütçeli ucuz filmler var. Bir seçki yapmak gerekiyor.

Eski sansür algısıyla şimdiki sansür algısını nasıl değerlendirirsiniz?  

Şimdiki sansür biraz daha anlayışlı, eski sansürde siyasal film, erotik film geçmezdi. Sansür heyetine giden kopya zaten sansürlüydü ve sansürlü bir kopya olduğu için sansürden geçer, ondan sonra yapım şirketine döner, yapım şirketinde önceden kesilen parçalar eklenir ve sinemaya verilirdi.

SİYAD’ta son dönemde yaşanan istifalar hususunda neler düşünüyorsunuz? Uğur Vardan’ın istifası SİYAD’ta rahatsız olunan düzenin değişmesinde öncülük edecek midir?

Ortaya çıkan tepkilerin sayısı artarsa SİYAD bir revizyona gitmek zorunda kalacaktır. Üye sayısının fazla olması belirli çatışmaları ortaya çıkartıyor. Türkiye’de çok sinema yazarı var. Ama her sinema yazısı yazan sinema yazarı mı olur? Orada bir ayarlama gerekiyor. Yönetim çatışması da olabilir. Niye sen de ben değilim. O her yerde çok önemli çünkü sinemada yapıtlar çatışmıyor, egolar çatışıyor. Bence baskıcı olmamak şartıyla belirli bir kalite aramak doğru. Çünkü internette bir ya da iki yazı yazan biri sinema yazarıyım diye piyasaya çıkarsa millet güler. O tarz şeyleri engellemekte yarar var. Ama işte bu adam başvurdu, ben bu adamı sevmem diyerek olmaz.

Şimdiki SİYAD ile geçmişteki SİYAD arasında ne gibi farklar var?

Atilla’nın yönetiminde daha popülerdi, daha fazla dikkat çekiyordu, bir ağırlığı vardı. Şimdi onu pek görmüyorum.

Festival düzenleme gibi şeyleri geçmişte de yapıyorlar mıydı?

Yapıyorlardı fakat daha çok sosyetik bir olaya döndü SİYAD ödülleri. Atilla kendi beğenilerine göre SİYAD’ı idare ediyordu. Eskiden dış basınla ilişkiler, festivallerle ilişkiler, ödül gösterileri vardı. Bunlar bir ilgi uyandırıyordu. Biraz canlanmaları gerek. Duyduğuma göre seneye ödülleri büyük bir salonda yapmayı düşünmüyorlarmış. O yanlış. Bir görkem getirmek gerekiyor, yoksa hiç kimse önemsemeyecek. Yazarlar arasında bir faaliyet olarak kalırsa, yürümez.

 

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..