Adana Altın Koza Film Festivali’nde yönetmenine “En İyi Yönetmen”, Görkem Yeltan’a da “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandıran Eylül, “En İyi Ses Tasarımı” dalında da ödüle layık görüldü. Fotoğrafçılıktan sinemaya geçiş yapan Cemil Ağacıkoğlu’nun ilk uzun metrajlı çalışması, akciğer hastalığı yüzünden hastanede tedavi gören bir kadının kocasıyla ilişkisi ve ikilinin yaşamına giren Elena’yla birlikte daha da kesifleşen yalnızlık halini konu alıyor. Film, belli bir hikâyeden çok yalnızlık temasını yarattığı atmosfer üzerinden “hissettirmeye” çalışıyor. Klasik anlamda bir öykü anlatmaktansa, belli duygu durumlarını öne çıkarıyor. Filmin yönetmeni Cemil Ağacıkoğlu’yla Adana’da gerçekleştirdiğimiz röportajı yayınlıyoruz.
Öncelikle filmin çıkış sürecinden ve çekim aşamasından biraz bahseder misiniz? Proje ilk ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?
Proje üç yıl önce başladı. Başlarda her şey ufak kümeler halindeydi. Üç dört sene önce birkaç satırla başladı öykü. Kalabalık ortamlardaki insanların içsel yalnızlığından yola çıkarak karakterleri anlatmaya çalıştım.
Filmde klasik anlamda bir öykü anlatmak yerine, daha çok karakterlerin yalnızlığını yansıtıyorsunuz. Eylül, hikâyeden çok atmosferin öne çıktığı bir film. Atmosferi kurarken dikkat ettiğiniz hususlar nelerdi?
Atmosfer her şeyle alakalı. Karakterlerin kostümlerinin renginden, bulunduğu ortamın rengine, kullandığımız çekim saatlerine kadar. O bakımdan, bütün bunlara çok dikkat ettim.
Filmin pek çok planında karakterler tek başlarına ve geniş bir planda yalnızken, gri bir arka planda resmediliyor. Mizansenleri hazırlarken nasıl bir yol izlediniz?
Senaryo bittikten sonra çekimlere başlamadan, her sahnede krokilerle oyuncuların nerede duracakları belliydi. O yüzden, çok akan bir çekim süreci yaşadık. Kameranın nerede duracağı önceden belliydi. Yazarken mekânlar da belli olduğu için çekimlerden önce o mekânlarda oyuncuların nerede olacağı, açıların ne olacağı belliydi.
Filmdeki kadrajlar dikkat çekiciydi. Çoğu zaman karakterleri dışarıdan izliyorsunuz, yalnızlık o kadar belli oluyor ki… Ve geniş plan bir çekimde karakterler hep tek gösteriliyor, aynı planda birden fazla karakter çok az.
Evet, çok az var. Parçalanmışlığı sevmiyorum. Karakterlerimiz hangi açıda durduklarında o duyguyu öne çıkartabilirim, hangi lensi kullanmalıyım gibi soruları önceden düşünüyorum. Bunlar sette olmayacak şeyler. Anlatmak istediğim ne ise, onu hangi lens ifade edecekse, onu kullanıyorum. Aslında biz sahnenin hizmetkârlarıyız. Sahnenin gerçek duygusuna ise, ekibin dışında teknik olan her şeyi –lens, mekân, renk- içine katarak karar veriyorum.
Bir de renk takıntısı var bende. Hatta şöyle bir şey ki; Deniz diye ufak bir oyuncumuz vardı çırak rolünde. Onun için dört beş tane kazak istemiştik, ama benim hayalimdeki kazak yoktu. Bütün oyuncuların kostümlerini sanattaki arkadaşımla birlikte aldık. Yani her aşamasında beraber seçtik. Alışverişi beraber yaptık. Ama o çocuğun kıyafeti içime sinmedi. Baklava desen bir karmaşayı anlatıyor, ama anlatmak istediğim şey karmaşa değil. Orada, o çocuğun duygusunda, ustasına saygılı bir çırağı anlatırken üzerindeki kazağın baklavalarının sivri uçlarının yukarı doğru çıkması beni çok rahatsız etti. Orada çizgili, daha yumuşak, ustasını dinleyen, baş eğen bir desen olması lazımdı. Aman dediler, ne olur bu kadar takılma kıyafete. Peki dedim, ama dün izlerken filmi yine içim cız etti orada.

Karakterlerin bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olmalarına rağmen, bir türlü birbirlerine temas edememesinin nedeni nedir?
Yusuf, Aslı’ya değmeye çalışıyor, fakat o müsaade etmiyor; çünkü kendi dünyasında zorlanıyor, kendi derdiyle uğraşıyor. Bu yüzden, Yusuf ona yardım edemez, yapacağı bir şey yok. Yardım edemeyeceğini de biliyor. Aslı da kendine yardım edilemeyeceğini biliyor. Temelde amacım bunu anlatmaktı.
Bu denklemde Elena’nın rolü nedir?
Elena, bu konuştuğumuz bağlamda, yurtdışına ekonomik nedenlerle kaçıyor, ama sığınacak bir liman arıyor. Çok genç ve onun da sevgiye, dokunmaya ve paraya ihtiyacı var. Başına böyle talihsiz bir olay geldikten sonra da Yusuf’a güveniyor. Ona olan güvencini de Yusuf’un hastanede karısıyla olan ilişkisinde hayranlıklı gözlemliyor.
Yusuf ilk başlarda Elena’ya yaklaşırken bir tereddüt yaşıyor; ama sanıyorum Yusuf’un bu tereddütü karısıyla olan ilişkisinden dolayı yaşadığı vicdani sorumluluktan değil de ne yapacağını bilememekten kaynaklanıyor.
Kesinlikle. Mekânları seçerken de buna dikkat ettik. Mesela filmdeki atölye çok küçüktü, üç masa kadardı ve kamera girmedi. Dediler ki aynı görüntüyü başka yerde daha rahat çekeriz. Ama o zaman da dedim biz sıkışmayacağız. Biz sıkışırsak, filmde o da sıkışır. O yüzden, biz sıkışalım ki o da sıkışsın dedik. Amaç onu çok dar mekânlarda tutup, seyirciyi de aslında lensle sıkmaktı.
Aldığım tepkiler de bu yöndeydi. Mesela filmin yapımcısı Türker (Korkmaz), izlerken sinirim bozuluyor dedi. Ben kimsenin sinirini bozmak istemem, seyircinin siniri bozulsun diye de bir şey yapmadık. Ama bu bir yandan da hayatın gerçeği.
Film, bana insan ne olursa olsun yalnızdır mesajını verdi. Filmin, yalnızlığı yaşamdaki tek gerçek şeymiş gibi sunan bir yanı var. Fazla mı karamsar yorumladım acaba?
Yalnız doğuyoruz ve yalnız ölüyoruz. Şu anda da yalnızız, yalnızlık bizim yarattığımız bir durum değil. Bu, hayatın bir gerçeği. Benim anlattığım yalnızlık depresif anlamda “biz çok yalnızız” gibi bir şey değil, ama biz her an yalnızız.
Filminizde de, Antonioni’nin filmlerinde yalnızlığı anlatırkenki tavizsiz katılığı var.
Hikâyedeki karakterler ne istiyorsa, nasıl yaşıyorlarsa ben onların belgesellerini çekmeye çalıştım.
Onun filmlerinde de Eylül’dekine benzer renkler, planlar, lensler ve mizansenler var. O anlamda Antonioni örneğini verdim. Özellikle de “yalnızlık” üçlemesindeki filmlerle Eylül’ün arasında paralellikler var. Kadınla erkeğin yalnızlığını anlatırken örneğin, birlikte oldukları sahnelerin aslında yalnızlıklarının en kesif hallerini ortaya koyuşları…
Bir sahneyi çekerken, bunu nerden çekeceğimden çok o burnu, o yüzü, o duyguyu, yarım kalmışlığı nasıl veririm diye düşünüyorum. Mesela konuşurken şimdi ev sahnesi aklıma geldi. Ev sahnesinde karakterin yüzünün yarım olması, hayatının yarım olduğunu anlatıyor aslında. Bu ne kadar geçer bilemem tabii. Örneğin filmin ortasındaki ikilinin eve geldikleri sahnede, Aslı’nın Yusuf’a “camı açma” demesi “gitme” anlamında.
Evet, o sekansta ikisinin arasındaki kopukluk çok net belirginleşiyor. Yusuf’un televizyonda maç izlediği sekansta da…
Aynen öyle.
Aslı, Yusuf’un yanına geliyor, uzanıyor ama yine de bir şekilde iletişime geçemiyorlar, dokunamıyorlar birbirlerine.
Evet, banyoya gittiğinde de Aslı’ya iyi olup olmadığını soruyor.
Birbirleriyle ilgililer, ama bir yandan da hiç biraya gelemeyeceklermiş gibi de bir algı oluşuyor.
Çünkü dört yıldır bunu yaşıyorlar. Filmin başında biz gerekçeyi orada ortaya koyduk. Dört yıldır bunu yaşayan bir insan, üstelik beş ay önce de aynı şeyler yaşanmış, artık tekrarlardan sonra duygularını uyutmuş, duyguları bitiyor.
Filmin dünya prömiyeri Montreal’de yapıldı. Orda filme gelen tepkiler nasıldı?
Orada iki yarışma vardı, biri ana yarışma diğeri de ilk filmlerin gösterildiği yarışma. Tabii sinema anlamında buradaki seyirciyle oradaki farklı. Sorular benzer olsa da, doluluk oranı fazlaydı. Üç gösterim yapıldı. Genelde yalnızlıkla ilgili ve “bu kadar mı karamsarsınız” gibi sorular soruldu. Ama sinema yazarlarından ve yönetmenlerden çok güzel eleştiriler aldım. Bu anlamda mutluydum, ama kendi ülkemizde anlaşılmak çok daha zevkli.
Yeni Türkiye sinemasında pek çok alanda farklı ve yenilikçi filmler izliyoruz. Sizin takip ettiğiniz yönetmenler ve filmler var mı?
İsim vermeyi çok sevmiyorum, ama Nuri Bilge Ceylan’ı çok seviyorum. Yıllardan beri işlerini inceliyorum, takip ediyorum.