Türk sinemasının yaşayan en önemli tarihçilerinden Giovanni Scognamillo’yla geçen sayımızda başladığımız söyleşi dizisine, bu sayıda da devam ediyoruz. Değerli bilgilerinden yararlandığımız tarihçiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ilk bölümünde dosya konusu yaptığımız festivaller üzerine görüş aldık. Söyleşinin ikinci kısmında Scognamillo Yeşilçam’ın devamı televizyon dizileri üzerine değerlendirmelerini bizimle paylaştı.
Festivallerin sinemamıza katkısı nelerdir?
Festivallerin sinemamıza katkısı öncelikle yeni çekilen filmlerin tanıtımıdır. İkincisi pek tabii ki ödül alan sanatçılara ister yönetmen ister oyuncu ya da senaryo yazarı olsun bir teşviktir. Bir de maddi katkıları var. O tabii yönetmenler için çok önemli. En azından bir sonraki filmin temelini oluşturmak için bir katkıdır.
Size göre festivallerin kriterleri neler olmalıdır?
O festivalin çizgisine bağlı bir şeydir. Tematik bir festivalse, seçilen temaya yakın eserlerin değerlendirilmesi gerekiyor. Ama tabii zor bir şeydir. Çünkü aynı temayı işleyen bir iki film çıkabilir de beş altı film çıkmaz sanırım.
Geçmişteki film festivalleriyle şimdikiler arasında fark var mı?
Geçmişte bu kadar festival yoktu. Festivallerin artması iyi bir şeydir. Ancak aynı filmlerin festivalden festivale dolaşması bence pek doğru bir şey değil; çünkü bir festivalde ödül alan filmlerin başka bir festivale katılması bana mantıklı gelmiyor. Sanki “bir festivalde bir ödül aldık, bakalım öbür festivalde ödül alabilecek miyiz?” gibi bir durum ortaya çıkıyor. Filmi pazarlamak gibi oluyor. Onun için festivallerin daha önce başka bir festivalde gösterilmiş filmleri bence kabul etmemeleri gerekiyor.
O da bir kısır döngüye de sebep olur.
Şimdi tabii festivallere katılan film sayısına da bağlı bir şeydir. Çok film varsa o trafiği yönlendirmek daha kolay. Az film varsa, onlar mecburi olarak bir festivalden çıkıp diğer festivale giriyor.
Bu seneki Antalya Film Festivali jürisinin verdiği kararlar tartışmalara yol açtı. Biliyoruz ki geçmiş festival sonuçlarında da bu tip tartışmalar olmuştur. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Festival sonuçları tartışılır tabii ancak festivale katılan filmlerin yönetmenleri peşin olarak o jürinin kararlarını kabul etmeleri gerekir. Şayet jüriye güvenmiyorsa ya da yanlı bir jüri gibi görüyorsa, o vakit festivale katılmasın, filmi çeksin. Sonradan polemiğe girmek hiçbir yere götürmez bizi. Ama film için bir reklâm olur, dolaylı bir reklâm. Ama sonuç itibariyle pek bir yere varmaz.
Son yıllarda çok fazla dizi çekilmesinin nedenlerini neye bağlıyorsunuz?
Arz ve talep meselesi, yani dizilerin çoğu iyi reyting yapıyor. Şimdi yatırım olarak bazen bir dizi, bir filmin maliyetini aşıyor. Bir de iyi bir reyting aldıklarında uzatma sebebi oluyor. Gerçi uzatmalar bazen dizinin esprisini bir yere kadar götürüyor, sonra o bozuluyor. Özellikle edebiyat klâsiklerimizden uyarlanan diziler bir yerden sonra sadece o romanın adını kullanıyorlar. Gerisi yok.
Romanla hiçbir alakası yok.
Yok. Hem konu itibariyle yok hem de örneğin Aşk-ı Memnu’daki karakterler bugünün karakterleri değil, yazıldığı tarihin karakterleridir. Onları yeniden bugüne yerleştirmek gerekiyor. Bazı psikolojiler bugüne uymuyor.
Dönüştürülüyor.
Dönüştürülüyor ama bazen aksıyor. Çünkü romanda çizilmiş karakterler var. Onları romandan aynen alırsanız bugüne uymuyor, değiştirmeye kalkarsanız o da tehlikeli bir şey. Ne eskiye ne yeniye uyuyor.
İyi reyting peki bir ölçüt mü?
Reyting benim için bir değerlendirme değil. Evet, ticari olarak bir değerlendirmedir. Bir işarettir ama kalite açısından bence bir değerlendirme değil.
Kaliteyi nasıl belirlemek gerekir sizce? Sonuçta reytingler üzerinden devam ediyor diziler.
Reyting dediğimiz şey kaliteyi tespit etmiyor, çok izlendiğinin işaretini veriyor. Ama o dizinin gerçekten televizyon açısından değerli olduğunu tespit etmiyor. Çok popüler olan bir şey ille de iyi bir şey değil, bazen kötü bir şeydir.
Bir dizinin kaliteli olduğu hangi kriterlerle anlaşılır?
Televizyon ayrı, sinema ayrı bir olay. Ama sinema için uygulanan kriterleri zorunlu olarak televizyona da uygulamak gerekiyor bence. Bir anlatım tarzı farkı vardır. Ama Türkiye’de bir seyirci farkı yok, genelde Türk sinemasını izleyen popüler Türk sineması da olsa aynı zamanda dizi seyircisi.
Çekilen dizilerin toplumsal yansımaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu arz-talep ilişkisini nasıl okumamız gerekir?
Bugünün dizi seyircisi, eski Yeşilçam’ın seyircisidir. Yeşilçam için kabul edilen ya da yapılan eleştiriler bugün diziler için de bence geçerli. Kaldı ki bugünün dizileri Yeşilçam’ın bir uzantısı gibidir.
Diziler hikâye bakımından sanki Yeşilçam’ın devamı gibi duruyor. Birçok dizi bir filmin hikâyesinden yararlanıyor. Bu bir ihtiyaç mıdır yoksa hikâye ve senaryo yazarlığı bakımından bir kısırlık mı söz konusu?
Yok, bence örneğin bir Aşk-ı Memnu ya da bir Yaprak Dökümü daha önce sinemada çekildi. İyi ya da kötü neticeler verdi. Ona dayanarak ve ona güvenerek dizi çekiliyor. Daha önce çekilmiş olması ve iyi box office yapması bir çeşit garantidir. Hollywood’un eski filmleri tekrar çekmesi gibi bir şey yani, eskiden iş yaptıysa aynı box office tutturamaz ama gene minimum garanti var.
Diziler izlendikçe dizi yıldızları da ortaya çıkıyor, tıpkı Yeşilçam’da olduğu gibi.
Diziler çok izleniyor ama şimdiye kadar bence dizilerde star çıkmadı, bir yıldız yok. Ya eski yıldızlar kullanılıyor ya da genç oyuncular kullanılıyor ki onlar henüz bir noktaya varmış değiller. Birçokları ilk kez kamera karşısına çıkıyor. Kimi başarıyor kimi başaramıyor. Bir de dizilerin nasıl bir tempo içinde çekildiği de bilinen bir şeydir. Fizik her zaman bir oyuncuyu kurtarmaz, sağlam bir fizik bir oyuncuyu yıldız oyuncu yapabilir. Ama sadece fiziğe dayanıyorsa, bu pek sağlam bir ölçü değil. Kalıcı olmaz.
Senaryo anlamında, hem dizileri hem de son dönem filmlerini nasıl buluyorsunuz?
Özellikle televizyonda bir dizi başarılı oldu mu, reyting aldı mı ona benzer başka diziler çıkıyor. Benzer dizilerin bir kısmı beklenilen reytingi almıyor çünkü bir yerden sonra seyirci de tekrardan ya da benzer konulardan benzer karakterlerden yoruluyor.
Son dönem sinema filmleri için de aynı şey söz konusu mu?
Aynı şey söz konusudur. Bizim son dönem güldürü filmleri artık bir çeşit peş peşe gelen televizyon skeçleri gibidir. O bir alışkanlık oldu. Bir de televizyonda seyircinin bu tarz bir anlatıma alışmasına güvenerek, biz de sinemada aynı anlatımı sürdürelim diye bir düşünce var. O ne sinemadır ne televizyondur, ikisi arasında bir şeydir.
Senaryo dediğimizde diziler ve filmler için neler söylemek istersiniz?
Senaryo dersek, şunu söylemek istiyorum. Sinema tarihinin büyük ustalarına baktığınızda çoğu kendi senaryolarını yazmadılar. Senaryo bir ekip işidir. Ama bizde daha çok televizyon senaryoları ekip şeklinde yazılıyor. Ama kendilerine çok güvenen yönetmenlerimiz kendi senaryolarını yazmayı tercih ediyorlar. O da bence biraz sakat. Diyeceksiniz ki Amerikan filmlerinde senaryo yazarı olarak tek isim geçiyor. Ama pratikte hiçbir zaman tek isim değil. Mesela gag’ları (komedi unsurlarını) ayrı bir ekip hazırlıyor. Hareketli sahneleri ayrı bir ekip yazıyor. Bu bir uzmanlık işidir ama bizde yönetmen öyküyü, senaryoyu, tretmanı yazıyor. Senaryoyu yazıyor, filmi çekiyor, filmi kurguluyor. Onu, sinema tarihinde ne bir Visconti yaptı ne bir John Ford yaptı ne de ne bir Jean Renoir yaptı. Bizdekilerin kendine güveni bence biraz aşırıdır.
Şu an yayınlanan dizileri takip ediyor musunuz? Takip ettiğiniz bir dizi var mı?
Arka Sokaklar’ı takip ediyorum.
Neden diye sorsam?
Çünkü şimdiye kadar televizyonda izlediğim en başarılı aksiyon dizisi. Tabii o da formül. Arka Sokaklar’da her şey var; hareket, komedi, melodram var. Yeşilçam’ın eski formatı sürdürülüyor ama gerçekten hareketli sahneler aksamıyor. Oyuncular kaç sezondur oynadıkları için rollerine çok iyi oturdular. Yan tipler çok başarılı. Hem eğlendirici hem heyecan verici bir dizi. Ondan başka bir de Öyle Bir Geçer Zaman Ki’yi izliyorum. Bu mevsimin başında senaryo olarak biraz sallandı fakat sonra toparlandı. Bence iyi gidiyor. Aslında melodramlardan nefret eden bir insanım. Dizi izleyicisi hiçbir zaman olmadım. Televizyonun siyah beyaz olduğu, tek kanalı döneminde Amerikan dizilerini, özellikle bilim kurgu dizilerini izliyordum. Yerli dizileri de Erksan’ın, Akad’ın, Refiğ’in ve Feyzi Tuna’nın dizilerine kadar izledim. Onlar iyi, çok iyi dizilerdi. Ondan sonra bıraktım, belki yıllardır dizi izlemedim. Son yıllarda yardımcım sayesinde yeniden dizileri keşfettim. Aslında televizyon dizilerine de dikkat etmek gerekiyor. Hatta geçenlerde bir arkadaşla konuşuyorduk. Dedim ki bugün bir Türk sinema tarihi yazmak için bayağı uzun ve meşakkatli bir araştırma yapmak gerekiyor. Yarın öbür gün biri kalkıp televizyon tarihini ya da televizyon dizilerinin tarihini yazacaksa yandı; çünkü kaynak bulamayacak. O vakit kanal kanal dolaşmak gerekecek. Bir ön hazırlık yok. Bir ön hazırlığın yapılması gerekiyor; çünkü bugün değilse de yarın öbür gün o da gündeme gelecek. Bir de sosyolojik açıdan üzerinde durulacak diziler var. Çünkü televizyon dizileri bir dönemin beğenisini, bir dönemin rengini veriyor. Onun için tedarikli davranmak gerekiyor.