Söyleşi
Murat Belge SÖYLEŞİ:Sema Karaca "İnsan bir kitabı okuyup kitaptan yapılan filmi gördüğünde genellikle hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü olayın kelimelerle anlatılmasıyla, görüntülerle anlatılması arasında epey bir fark var."
11.05.2012 “Sinemayla edebiyatın ilişkisi sorunlu bir ilişki”

On dokuzuncu yüzyılda edebiyatta şiirin tahtını romana kaptırması, hemen ardından yüzyıl sonlarında sahneye sinemanın çıkması, yirminci yüzyıl ve sonrasını bu iki ayrı sanatın iç içe geçtiği bir zaman dilimine çevirdi. Çoğunlukla edebiyatın zararlı çıktığı bu ilişki her yeni uyarlama film ile kadim tartışmaları tekrar gündeme getirse de roman sanatı bugün sinemasal kurguya ciddi malzeme sağlayan bir medyum olmaya devam ediyor. Biz de edebiyat ve sinema ilişkisini dergimizin bu sayısında bir röportajla bir kez daha ele alıyoruz. “Romandan Sinemaya” başlıklı dosyanın devamı olarak okunabilecek bu röportajın konuğu edebiyat profesörü Murat Belge. Belge, bir edebiyatçı olarak roman ve hikâyelerden uyarlanan sinema filmler hakkındaki düşüncelerini, görselliğe dönüşen yazın kültürünün yaşadığı kırılmayı ve yazar-yönetmen çatışmasını anlattı.  

Bir edebiyatçı olarak sinemaya nereden bakıyorsunuz? Sinema sizin için ne ifade ediyor?

Edebiyatın önemli bir kısmı anlatıdır, sinema da sonuç olarak anlatı temeline dayanan bir sanattır. Ama biri kelimelerle anlatır, biri kelimeler ama ağırlıkla görüntüyle anlatır. Dolayısıyla kesişme noktaları çokçadır. Sonuç olarak bütün bu anlatılar için, estetik değeri nereden gelir gibi sorular sorulduğunda roman için belirleyeceğimiz ölçüler ile sinema ölçüleri çok da birbirinden uzak, bağdaşmayacak şeyler değildir. Az çok gene benzer ölçülerle bir değerlendirmeye gidilir her ikisinde de. Onun için edebiyatla ilişkisi olanın muhakkak sinemaya da bir açık kapısı vardır, diğer türlü de söylemek mümkün. Yakındırlar birbirlerine.

Sinema başlangıcından beri edebiyatla arasını iyi tuttu. Bu ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu biraz sorunlu bir ilişki. İnsan önce bir kitabı okuyup sonra o kitaptan yapılan filmi gördüğünde genellikle hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü olayın kelimelerle anlatılmasıyla, görüntülerle anlatılması arasında epey bir fark var. Bir vasat, bir medyumun araçlarıyla zihnimizde yer etmişliği birdenbire öbürünün araçlarına tercüme ettiğimizde bu genellikle bizi hoşnut etmeyen bir sonuç oluyor. Tabii ki istisnaları var. Benim hemen sayabileceğim Joyce’un Dublinliler’deki Ölüler isimli uzun hikâyesi. Bundan (John) Huston’un yaptığı film (The Dead, 1987) çok güzel. Orada hikâyede olmayan bir küçük şey eklemiş. Lady Gregory’den bir şiir okutturuyor. Kitapta olan bazı şeyleri çıkartmış, herhalde sinema diline uyduramadığı için. Ama sonuçta hikâyenin verdiği duyguyu filmde veriyor. Daha da benim hayret ettiğim nasıl olmuş bu diye Kazuo İşiguro’nun The Remains of The Day adlı romanı, ki teksesli anlatıya dayanan bir roman. Ondan James Ivory’nin yaptığı film (The Remains of The Day, 1993). Ama tabii Emma Thompson ve Anthony Hopkins oynuyorlar. Orada da (eser) filme çekilmekle hiç kendinden kaybetmemiş. Çok değişik teknikler olduğu için bana daha da büyük bir başarı gibi geldi.

Sanki oyuncuların etkisi de önemli burada…

O da var tabii. Zaten sinema daha çok kolektif bir sanat. Yani orada ışıkçının da kameramanın da, herkesin bir katkısı var. Ama genel olarak dediğim gibi, bu edebiyat adına mutluluk verici bir ilişki olmaz genellikle.

Çoğu kez uyarlamalarla edebi eser arasında farklar olduğu görülür. Eseri filme çekenlerin özgürlüğü nereye kadardır? Uyarlamaların sınırı nerede başlar, nerede biter?

Bu da çok karışık, karmaşık bir konudur. Sanırım pek bir kural da konulamaz burada. “Şöyle olmalı!” diye “-meli, -malı” fiil zamanıyla konuşmak biraz zor. Şimdi bir adam, bir sinemacı bir şeyi okudu, beğendi ve onun filmini çekmek istedi. Beğendiği için çekmek istedi, bir tarafı en azından hoşuna gitti. Dolayısıyla onu yeniden üretmek istiyor. Ama bu sefer bir başka sanatın diliyle yeniden üretmek istiyor ve bunun olabileceğine de aklı kesmiş. Yani bu sineması yapılabilir bir şeydir. Bunu yapıyorsa ne ala! Ama orda ne gördü ve ne beğendi? Neyi yeniden üretmek istiyor? Bunu kitabın yazarıyla konuşmaya başladığı zaman vereceği cevaplar yazarı hiç memnun etmeyebilir. “Ben öyle bir şey yapmadım ki!” ya da “Benim için o önemli değil.” Nitekim böyle yazarı hayatta olan bir kitap film yapılacaksa, birçok zaman kanlı bıçaklı kavgalara yol açabilir yazarla yönetmen veya sinemacı arasında. Aslında ben genel olarak sanatın tamamına bir üretim olarak bakan biriyim, yaratım değil, üretimdir derim. Bu sinema gibi sanatlar için daha da geçerli, modern teknolojiyi içeren sanatlar için. Bu anlayışa göre aslında bir oyunu sahneye koyan yönetmendir, daha ön plandadır diye bir şey yoktur. Bir oyuncu olarak sen de onu sahneye koyacaksın. Ama iki ayrı yönetmen, aynı oyunu çok başka türlü yorumlayabilir ve sahneye koyabilir. Öyle olunca da bu romanın sinemasını yapmak dediğim şeyde mesafeler artıyor. İşte o nedenle diyorum, bir kural, “-meli, -malı” burada olamaz. Ama şunu da kabul ediyorum; ben yazarım, bir romanımı almış ve istemediğim bir biçime sokuyor. Ben de buna itiraz ederim. Ben gebereyim gideyim ondan sonra ne yaparlarsa yapsınlar.

Aslında yazarının cevap hakkı ortadan kalkmış olan eserler daha çok tercih edilir durumda.

Evet, öyle olur tabii. Yani şimdi yazar öyle dedi diye… Bu bir hukuk, sonuç olarak kitabı yazmış. Ama belki de mesela o yönetmen, o sinemacı onun gördüğünden, bulduğundan daha iyi, daha ilginç, çok güzel olabilecek bir şey bulmuş olabilir. Ama yazar da o benim fikrim değil diyerek bunu engel de olabilir. Bunun şöyle olursa ancak olur diye bir formulü yok.

Uyarlamaların edebiyata bir katkısı var mıdır? Eserin daha çok okunmasını sağlayabilir mi?

O pratik düzeyde muhtemelen oluyordur, tersi de oluyordur. Yani “filmini gördüm, okumasam da olur.” diyordur birçok insan. Bu daha kolay zaten sığınılacak bir şeydir bizim gibi memleketlerde. Resimli romanını okuyup kendini okumamak gibi. Bu genel bir eğilim, böyle bir şey var. Çok daha kolay, senden adeta bir şey talep etmiyor görsellik. Hemen hitap ediyor, bir şey okumuyorsun etmiyorsun filan. Tabii, sonuç olarak o görsellik sana sunuluyor ama görülen şey aynı iken gören göz aynı değil. Van Gogh’un bir tablosunda seninle ben aynı şeyi görüyor muyuz? Ben resim eleştirmeniysem, sen de değilsen ben senin orada görmediğin bir sürü şeyi görüyorumdur. Bakıyorum şurada bilmem kaç numara fırça kullanmış vs. diyebiliyorum. İşte sen bunun farkına bile varmıyorsun. Dolayısıyla o kolaylık, bir bakıma insanları mutlu etmemesi gereken bir kolaylık çünkü bir sürü şey kaçırıyorlar. Ama kaçırdıklarının farkında bile değiller. Dünyanın da mekanizması böyle kurulmuş.

Peki seyrettiğinizde sizi çok memnun eden, “İyi ki yapmışlar.” dediğiniz bir uyarlama oldu mu?

Gene o dediklerim hemen aklıma gelen. Gene Emma Thompson’ın olduğu, Forster’ın romanından Howard’s End(1993) iyiydi. O çok iyi bir uyarlamadır edebiyattan sinemaya. Mesela Üç Silahşörler yahut Define Adası falan gibi maceraya, eyleme dayanan şeyleri yapmak daha kolaydır. Onlar genellikle daha başarılı da olur. Ama daha bir iç dünya, duygular vs. bunlar; onun için Ölüler veya The Remains of The Day’i çok etkileyici buluyorum.  Nasıl böyle yaptılar? değerinden bir şey kaybetmeden, ziyan etmeden o duyguyu verebilmek baya önemli bir mesele. Ama dediğim gibi, çok fazla yok sayabileceğim.

Türk sinemasında bu şekilde önemli bulduğunuz uyarlamalar var mı?

Türk sinemasında en çok Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nden Ömer Kavur’un yaptığı uyarlama buna yaklaşır. O dikkatli, titiz bir çalışma. Ama sonuç olarak Yusuf Atılgan’ın orada çok -hani kriptik diye bir laf vardır- gizli böyle, adeta görünmesin diye koyduğu bazı ipuçları filan var; onları Ömer Kavur tamamen kaçırmış sanıyorum. Mesela 10 Kasım’da düdükler çalıyordur bugünkü gibi. Yani dolayısıyla bütün bu olayla, “Atatürk”, “Atamız”, “cumhuriyet” şu bu bazı bağlantılar kuruyor Yusuf Atılgan. Ömer Kavur öyle bir şeyler yaptığının pek farkında değil.

Türk sinemasında son dönemde yapılan uyarlamaları takip etme imkânınız oldu mu? Mesela Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak (2009)’ı, Seyfi Teoman’ın Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarladığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz(2011)’i hakkındaki görüşünüz nedir?

Ben en son Zeki’nin (Demirkubuz) Derya Alabora ile Haluk Bilginer’in oynadığı Masumiyet(1997)’inde kaldım. O filmi ben çok beğendim. Ama bizim sade sinemada değil, romanda da genel olarak -istersen resimli roman falan de- iyi başladığımız hikâyeler finalde aksar. Orada da vardır o bence.

Sinemanın edebiyatı meraklılarının tekelinden çıkarıp kolay edinilebilir hale getirdiği yargısına katılıyor musunuz? Sinemayla kurulan dünya “edebi” olanı ne kadar yansıtabilir? Edebi bir zevk de verilebilir mi sinemada?

Bunların da yine bir reçetesi yok. Sinemada eylem çok önemli. Onun için çok hızlı tempolu bir film sanırım daha doyurucu oluyor seyirci açısından. Ama şimdi bunu bir kural haline getirmeye kalkışırsak Eisenstein’ın filmlerini ne yapacağız? Korkunç İvan (1944)’ı ne yapacağız? Ya da bazen bir yönetmen var, o resim yapar gibi sinema yapıyor; tek tek fotoğraflar filan. Belki Türkiye’ de Nuri Bilge Ceylan bu tip bir yönetmen olarak gösterilebilir. Yani yaptığını iyi yapmak… Yahut Kaplanoğlu da gösterilebilir belki, gene daha ağır bir tempoda anlatımı seçen. Aslında genellikle Hollywood gibi ticarileşmiş sinemalar daha hızlıya doğru gidiyorlar, öyle bir eğilim var. Mesela İran, Türk sineması dediğin zaman daha bir ağırdan alma eğilimi söz konusu. Yahut Angelopulos mesela Yunan sinemasından, onlar da önemli sinemacılar. Yaptığını iyi yapmak mesele.

 

Sema Karaca - DİĞER SÖYLEŞİLERİ:
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..