Daha önce çeşitli dergilerde sinema yazarlığı yapan ve Özen Film’de basın sorumlusu ve üretim danışmanı olarak çalışan Nizam Eren, Vipsaş post prodüksiyon şirketi bünyesinde eski Yeşilçam filmlerinin restorasyon çalışmalarının yürütülmesinin sorumluluğunu üstlendi. Bizler de Eren’le Taksimdeki Vipsaş stüdyolarında konuşarak, yapılan restorasyon çalışmalarıyla ilgili kendisinden bilgi aldık.
Öncelikle bu işin nasıl ortaya çıktığını ve sizin bu işi nasıl üstlendiğinizi anlatabilir misiniz?
Türkiye'de bu tür HD ve Blue-Ray'e dönüştürülüp hard diskte saklama sistemi yoktu. Fakat bir gün Atilla Dorsay yurtdışındaki bir Türk filmleri haftası festivalinde sanıyorum, Selvi Boylum Al Yazmalım’ın gösteriminde çok eski bir kopyanın gösterildiğini görüyor. Çok utanıyor bu durumdan ve bunu da gazetesindeki bir yazısında ifade ediyor. Çünkü biliyorsunuz eski kopyalar çizik çizik olur, yamru yumru akar, saklama koşullarından ötürü renkler kalmamıştır ya da ne kadar sağlıklı saklasanız da zamanla negatifler ve pozitifler yıpranır. Bu yazıyı bizim stüdyodaki arkadaşlar görüyorlar. Madem biz dublaj ve montaj yapıyoruz, yani bu işten anlıyoruz, neden böyle bir şey yapıp da Türk sinemasının yüzünü ağartmıyoruz düşüncesiyle çok amatörce bu işe soyunuyorlar. Bunun üzerine bu sistemi ilk fark edip gelecekte çok ihtiyaç duyarım diyen Gülşah Film, Selim Soydan oluyor. Gülşah Film filmlerini buraya vermeye başlıyor. Bundan iki yıl kadar önce bununla ilgili bir medya plânlama ve tanıtım yapmıştık. Basın ve medya da çok ilgi göstermişti, restorasyon konusunda. Oradan yola çıkarak, ilişkilerim ve arkadaşlığım nedeniyle Arzu Film neden olmasın dedim. Ferdi Eğilmez'le uzun zamandır çok yakın arkadaşım ve dolayısıyla onu buraya getirdim. Filmlerinden bir kopya alalım; fakat en çok yıpranmış kopyalardan birini alıp onu restore edelim dedim. Sonucu görsün, ondan sonra zaten kendisi gelecektir diğer filmlerle diye düşündük. Bir buçuk yıl kadar önceydi. Çöpçüler Kralı en yıpranmış kopyayıydı; gerçekten vahim bir durumdaydı. Yani tutsanız elinizde kalacak, un gibi olacak hâle gelmişti. Artık çıtır çıtır kırılıyordu. Biliyorsunuz sesler optik ayrı bir makaradadır. Onlardan bir parçası kayıptı. Onlar da tamamlandı.
İlk olarak Çöpçüler Kralı’yla başladınız.
Aynen öyle fakat Çöpçüler Kralı’nı getirdiğimiz dönemde, Arzu Film Fida Film ortaklığıyla Pak Panter filmini yaparken çok ilgilenilemedi. İş bittikten sonra tekrar Arzu Film ile oturduk ve beş tane film seçtik.
Arzu Film’in Ertem Eğilmez filmlerinin tercihinde özel bir anlamı var mıydı?
Tabii ki Ertem Eğilmez filmleri taşıdıkları kimi öğelerle Türk sineması açısından özel bir yerdedir. Fakat var olan yapımcılar içinden seçilmesi tamamen kişisel ilişkilerimden kaynaklanır. Ben isterim ki diğer sinema filmleri de bu koşullarda saklansın. Çünkü sinema yapımcınındır; ama esasen toplumsal bir mirastır. Gösterime girdikten sonra artık topluma aittir. Dolayısıyla bir sinema eserini benimdir diyerek Taksim Meydanı’nda yakamazsınız. Yani bir noktadan sonra kimse yardım etmese de ok yaydan çıkmıştır.
Basın bülteninde televizyonların kurtarıcısı demiştim Ertem Eğilmez filmleri için. Diğer yapımcı arkadaşlara, ağabeylerime, büyüklerime haksızlık olmasın fakat söz konusu Ertem Eğilmez filmleri olduğu için söylüyorum. Bence başlı başına incelenmesi, üzerine tez yazılması gereken bir konudur. Eğilmez'in kişiliğinin sinemaya nasıl yansıdığının çok iyi bilinmesi gerektiğini iddia ederim. Günümüzde halen Süt Kardeşler'i çekebilecek bir babayiğit varsa buyursun gelsin. Toplumsal duyarlılığı, hicvi, günlük yaşamı anlatışı ve sinema tekniği açısından muhteşemdir ve çok özel bir yere sahiptir.
Şu an Arzu Film’in filmlerini HD ve Blue Ray’e aktarmada hangi aşamadasınız? Kaç filmi aktarabildiniz?
Dört film seçilmişti. Çöpçüler Kralı, Neşeli Günler, Tosun Paşa, Kibar Feyzo. Neşeli Günler ile Çöpçüler Kralı’nı bitirdik. Arzu Film’e bu hafta içerisinde teslim edeceğiz. Bu dört film bittikten sonra 49 tane film var listelerinde yapımcısı olduğu ya da yönettiği, zaman içerisinde bunlar da yapılacak.
İleriye doğru bir projeksiyon yaparsanız, kaç sene süreceğini düşünüyorsunuz?
Bu tamamen Arzu Film’in belirleyeceği bir şey. Bu beş filmin teslimatından sonra Arzu Film by-pas yapabilir ve hiç film vermeyebilir. Ama sürekli film vermeye devam ederse, filmlerin eskiliğine ve yeniliğine göre iki hatta üç yıl sürebilir. Çöpçüler Kralı’nın restorasyonu iki ay civarında sürdü. Yoğun çalışılırsa bir filmin 20-25 gün gibi bir süre içerisinde bitebileceğini düşünüyorum. Fakat bu sürenin belirlenmesinde yapımcı şirketin etkisi de belirleyici bir rol oynuyor.
Bu süreçte size dışarıdan bir destek var mı? Kamudan ya da özel kuruluşlardan?
Hayır, yok tabii ki. Bütün amacım buydu zaten. Toplumsal miras dediğimiz sinemanın, restorasyonunun sadece yapımcılar tarafından yapılması pek olanaklı değil. Her filmin de yapılması gerekmiyor tabii ki fakat öyle filmler var ki bugün sinema okullarında okutulan, televizyonda her gösterildiğinde bizim ilgimizi çeken, literatüre girmiş filmlerden söz ediyorum. Bunları toplasanız beş yüz civarında bir film eder. Mesela sigorta şirketleri saklamak kavramıyla ilgili, bu konuda neden sponsor olmasınlar? Geçmişte Kültür Bakanlığı kanalıyla bir sigorta şirketi bir filmin restorasyonunu üstlenmişti fakat bu tabii ki yeterli değil. Bunun çok daha metodolojik olarak yapılması gerekiyor. Maalesef şu an buna destek olan hiçbir özel şirket yok. Kültür Bakanlığı da yok.
Arzu Film’in filmlerinden sonra sırada ne var?
Yılmaz Güney filmleriyle ilgilenmeye başladım. Güney Vakfı’ndan filmleri almış olan yönetmen Hüseyin Karabey’le de geçen bir toplantı yaptık. Kültür Bakanlığı’nın belki de bir bütçeyle bunu desteklemesi gerek. İlişki kurduğum başka işler de var. Şu an isim vererek insanları yanıltmak ya da yönlendirmek istemiyorum. Yılmaz Güney filmleriyle ilgili bunları anlatıyorum, çünkü artık start vermiş durumdayız. Kendilerinin bundan haberi var. Bu aşamada iki şey söylüyorum bakın çok önemli bu, bugün artık kanallar HD yayına geçtiler. Bu noktada kanallar filmlerin HD olmalarını yapımcılardan isteyebilir ya da kanallar bu işlemi yapıp yapımcıdan belirli bir indirim isteyebilirler.
Bu çabalarınızın maddi olarak karşılığını alabileceğinizi düşünüyor musunuz? Dediğiniz gibi televizyonlar artık HD sisteme geçti. Türkiye’nin her yerinde Blue-Ray filmler satılıyor.
Ben açıkçası “kazan kazan” paradigmasına inanan biriyim. Burada kazanan kanal ise yapımcı da mutlaka kazanır. Yapımcı kazanıyorsa stüdyo da kazanır. Stüdyo kazanıyorsa ben de kazanırım. Bu bir reaksiyon, biri burada kaybediyorsa, dişlide bir problem vardır. Ben uzun vadede yatırımımın geri döneceğine inanıyorum.
Sistem oraya doğru gidiyor. Bu, bir lüksten ziyade gereksinime dönüşüyor.
Evet, ben de tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum. Bazı arkadaşlarım bana mail atmışlar. Daha önce de bu tür tepkiler almıştım açıkçası. Efendim biz filmleri çizik ve cızırtılı izlemek istiyoruz. Bu ayrı bir nostalji katıyor. Elbette ki bu nostaljik hassasiyete saygı duyuyorum fakat insanların evlerine 5+1 ses sistemi kurup daha kalite bir seyir aramaya çalıştığı bir dönemde, burada bir arıza var. Yani aslında böyle bir şey yok. Bu realite de değil. Sonuçta yaptığımız eserleri görmediler. Ayrıca nostaljiyi veren filmlerdeki teknik aksaklıklar mı yoksa filmlerin anlatı yapıları mı? Bu duygusal bir tepki. Akılcı tarafına baktığımızda karşılığının bu olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.
Kullandığınız teknik sistemi biraz açıklayabilir misiniz?
İşin negatifi ya da pozitifi gelir, bobin olarak bilgisayara aktarılır. Kare kare taranır. Biliyorsunuz 35mm filmlerde saniyede 24 kare film geçer. Bu 24 karenin her biri photoshop mantığıyla önce otomatik bir işlemden geçer. Sonra manuel olarak üzerinde işlemler yapılır. Çizikler, bant lekeleri giderilir. Ondan sonra da color correction’a geçer. Dünyanın her yerinde gösterilebilecek, “brodcasting” değerlerine getirilir. Fakat yapımcı gelip de ben daha çok kırmızı istiyorum ya da daha soluk bir kırmızı istiyorum deme şansına sahiptir. Sonra ses elden geçer. Sesteki eksikler tamamlanır. 16:9 formatında HD ve Blue-Ray olarak yapımcıya teslim edilir.