Fransız sermayesinin Hollywood’a saygı duruşu niteliğindeki yapımı Artist, Cannes prömiyerinden beri adını sıkça duyurmuştu. Film, Cannes’dan Jean Dujardin’e En İyi Erkek Oyuncu dalında verilen tek ödülle döndü belki, ancak (bu yazıyı yazdığım sırada) gelip kapıya dayanan ödül sezonunun da en önemsenen favorileri arasında yer almayı başardı.
Film sessiz sinema döneminin bitip, sesli filmlerin çekilmeye başladığı yıllarda geçiyor. Yani 1920’lerdeyiz. Döneminin en popüler film yıldızlarından George Valentin, sinema sanatında yaşanan bu geçiş süreciyle birlikte popülaritesini kaybeder. Tesadüfen tanıştığı hayranı Peppy Miller ise yavaş yavaş Hollywood filmlerinde boy göstermeye başlar ve sesli sinema döneminin başlamasıyla bir film yıldızı haline gelir. Bu ikilinin yolları hayatın değişik noktalarında kesişecektir.
Film içinde film görüntüleriyle başlayan Artist, daha ilk sahnesinden itibaren sinemanın bizatihi kendi karakterine dair bir öykü seyredeceğinizin sinyallerini veriyor. Orkestra eşliğinde seyredilen diyalogsuz sinema, gerçek bir olaya tanıklık eder gibi perdeye bakan seyirciler ve gösterim sonrası sahneye fırlayan oyuncuların şovu sinema tarihini özetlemenin en keyifli yollarından doğrusu. Artist’in havasından geçilmeyen ama bir o kadar da sempatik karakteri George Valentin, yıldız oyuncu üzerine kurulu sinema sisteminin filmde kullanılan ikonu adeta. Onunla tanımaya başladığımız dönemin Hollywood sistemi değişik bir mecraya kayarken, bu kez rehberimiz George Valentin olmaktan çıkıp, Peppy Miller karakterine dönüşüyor. İkisi de oldukça sempatik ve birbirini tamamlayıcı karakterler. En belirgin özellikleri ise Hollywood sinemasının 1920’lerdeki karakterlerinin su katılmamış birer versiyonu olmaları. Abartılı jest ve mimiklere dayalı oyunculuklar seyirciyi kolundan tutup o döneme götürme noktasında son derece başarılı. Olay örgüsü iki karakter arasındaki ilişki çerçevesinde şekillenirken Valentin eskinin, Miller yeninin birer temsili olarak vücut buluyor. İkisi arasındaki ayrım sadece aralarındaki yaş fakı değil, karakter özellikleriyle de pekiştirilmiş. Valentin’in kendine olan hayranlığı, kendini tamamlanmış olarak görmesi onu değişime kapatırken, zamanın ve şartların gereklerine uymaktan da alıkoyuyor. Buna karşın Miller kendine güvenmekle birlikte her türlü yeniliğe açık, enerji dolu ve enerjisini her an kullanmaya hazır halde. İkisi arasındaki zıtlık bir doğrunun iki farklı noktasında gibi dururken, aynı anda bir tür devamlılığı da işaret ediyor.
Sadece karakterler değil, filmin tamamı yirmiler sinemasının özelliklerinden birebir uyarlama. Filmin 22 kare de çekilmesi bile döneme ait bir özellik. Şöhretli adam-sıradan kız, zengin kadın-fakir erkek, unutulan aktör-yükselen yıldız dönemin dram yaratan vazgeçilmez unsurları. Artist’in yönetmen ve senaristi Michel Hazanavicius bu tarz klişeleri filmde tamamıyla bilinçli bir şekilde kullanıyor, hatta o dönemin filmlerine benzeme adına özel bir çaba sarf ettiğini bile söyleyebiliriz. Bu sebeple projeyi hayata geçirmeden önce o döneme ait bol miktarda film seyretmiş. Hatta işlediği tema ve film içerisinde yapılan birkaç sesli sinemaya dair espri olmasaymış Artist’i o dönemin yapımlarından ayırt etmek pek de mümkün değilmiş. Filmin bu kadar beğeni toplamasının ve konuşulmasının nedeni de büyük oranda yakaladığı nostalji havasında gizli. Şayet Artist otuzlu ya da kırklı yıllarda çekilmiş bir film olsaydı aynı şekilde beğeni toplayacağını pek zannetmiyorum doğrusu. Muhtemelen böyle bir durumda Artist’in akıbeti, film içinde George Valentin’in bin bir zorlukla çektiği projesinden çok da farklı olmazdı. Yanlış anlaşılmasın, bu anlatım biçimi filmin değerini düşürüyor, gibi bir şey söylemek istemiyorum. Bilakis Artist’in dilindeki sadeliği son derece keyifli buldum. Film efekt ve sözden (kısmen) arınmış diliyle, sinemanın hareketli görüntü ve drama merkezli bir sanat olduğu hatırlatmak için de isabetli bir üslup tercih etmiş. Nitekim yönetmen Hazanavicius “Görüntüden duygu yaratmak sinema sanatının esasıdır.” diyerek, önce formata karar verip, sonra konuyu bulduğunu söylüyor.
Konu sinemanın ilk dönemleri olduğunda akla ister istemez geçtiğimiz aylardan seyrettiğimiz Martin Scorsese imzalı Hugo geliyor. Artist’in üslubunun tam zıttı olan Hugo, sinemanın günümüzde kazandığı imkânları gözle görülür oranda kullanarak adeta sinemanın geçmişiyle bugünü arasında bir köprü kurmayı tercih ediyor. Hugo’nun üç boyutlu oluşu da yine ilk dönem film örnekleriyle, bugün arasındaki ayrımı netleştirmeye yarıyor. Farklı üsluplara sahip iki filmi estetik açıdan kıyaslamak belki çok hoş değil ama konunun benzerliği ve iki filmin önemli ödüller için yarışacak olması böyle bir kıyası kaçınılmaz kılıyor. Bu durumda oyumu hiç tereddütsüz Hugo’dan yana kullanıyorum. Bana kalırsa sinemanın ne denli kıymetli bir buluş olduğunu anlatmanın yolu biraz da sahip olduğu imkânları kullanmaktan geçiyor. Üstelik Hugo’nun metaforlarla beslenen, edebi bir tat bırakan dilini çok daha etkileyici bulduğumu belirtmeliyim. Hatta sırf duygusal nedenlerle bile Hugo’yu destekleyebilirim.
Artist için dikkat çeken bir diğer husus filmin bir Fransa ve Belçika ortak yapımı olması. Hazanavicius Avrupalı bir yapımcıyla çalışmanın kendisine özgür çalışma ortamı bulması için bir avantaj olduğunu söylüyor ancak Avrupalılar için böylesi bir Hollywood sevdasının nereden geldiğini de insan düşünmeden edemiyor. Nitekim Artist saf kan bir Hollywood yapımının tüm özelliklerini bünyesinde barındırıyor. Los Angeles da çekilen filmde Warner Bros. ve Paramount stüdyoları, Charlie Chaplin’in ofisi ve ünlü film yıldızlarının evleri kullanılmış. Sınırlı da olsa filmde yer verilen diyalogların İngilizce oluşuysa, dil milliyetçisi Fransızlar için müstesna denilebilecek bir durum. Bu tercih, filmin Oscar’dan pay almasına katkı sağlama bakımından yapılmış olabilir. Artist adeta vakti zamanında sinemayı icat edip Hollywood’un kollarına bırakan Fransızların, Hollywood’a ikinci armağanı olma gibi bir vasfa da sahip.
Müzikleriyle de dikkat çeken yapımda oyunculukların ne kadar başarılı ve anlatım diliyle paralel olduğu filmi görenlerin hemen dikkatini çekecektir. Özellikle dans sahneleri, oyuncuların film için özel bir çalışma döneminden geçtiklerini de gösteriyor. Filmde yer alan George Valentin’in köpeği de, önemli ve keyifli bir karakter. Yönetmenin sinema dilini incelikle ve vermek istediği mesaja uygun bir şekilde kullandığı yapım, insan zihnini bulandıran, yoran, kirleten alternatifler arasında can simidi gibi imdada yetişiyor.