Şimdiye kadar yapılmış en yüksek bütçeye sahip Türk filmi olarak tanıtımı yapılan Fetih 1453 geçtiğimiz Perşembe vizyona girdi. Alışılmış olandan bir gün önce ve saat 14.53’te ilk gösterimi yapılan filmin ilk iki gün hâsılatı ve gösterime girdiği salon sayısı göz önünde bulundurulursa gişede de yeni bir rekora imza atacağını şimdiden öngörmek mümkün. Film hakkında basında yer alan haberlere ve genel seyirci görüşlerine bakılırsa ortaya çıkan tabloda bir grup seyirci filmi göklere çıkarırken, diğer bir grubun ise sert bir dille tepki gösterdiği görülüyor. Tarihimizi görkemli ve etkileyici bir şekilde anlatmış olmasını takdir eden veya Müslüman Türklerin sahip olduğu “barbar” imajı desteklediği için yerden yere vuran yorumların yanı sıra; filmin tarihi gerçeklerle örtüşüp örtüşmediğine dair tartışmalar da uzunca bir süre gündemimizi meşgul edeceğe benziyor.
Yalnızca bir film olan Fetih 1453’ün -Eurovision şarkı yarışmasını hatırlatır şekilde- bir “memleket meselesi”ne dönüşmesi ve hatta ülkemizi yurt dışında nasıl temsil edeceği üzerine bu denli kafa yorulması toplumsal psikolojimiz adına şüphesiz ilginç ipuçları barındırır. Henüz mağlup değil galip olduğu şaşaalı geçmişin nostaljisine sığınma isteğinin böyle filmler talep ediyor olması bir yere kadar anlaşılabilir. Aslında ortalama seyirci tarafında sinemanın -bir anlamıyla bir sanayi kolu olarak- Batı ile hiç değilse zihinlerde süren savaşın yeni bir cephesi olarak görüldüğünü de açık eder. Filmde birikmiş yeniklik duygusunun dışavurumu olarak da görülebilecek, oldukça uzun ve detaylı çekilmiş savaş sahnelerindeki şiddetin dozu ise duyarlı seyirciyi rahatsız edebilecek derecede yüksek. İstanbul’un fethi ile alakalı hadis ve Fetih suresi gibi dini kaynaklara doğrudan atıf yapılsa da dildeki bu sertlik filme imza atanların gaza ve fetihten ne anladıklarını açıkça ortaya koyar. Bu kavramların yaslandığı fikri altyapıdan, ruhundan ve hukukundan koparılarak gösterilmesi; hâlihazırda yerleşmiş olan kalıplarla da uyum gösterdiği için de pek zor olmaz. Bu bağlamda akıldan çıkarılmaması gereken en önemli husus, bir filmin her ne kadar tarihi bir dönemi, şahsiyetleri ve olayları canlandırsa da sonuç itibariyle yaşanana tutulabilecek binlerce aynadan yalnızca biri olduğudur. Fetih 1453 filmi de İstanbul’un fethi hadisesine Faruk Aksoy’un getirdiği yorumdan ibarettir ve bu şekilde değerlendirilmelidir.
Toplumsal hafızada destanlaşmış bir olayı ve kahramanı Fatih Sultan Mehmet’i beyazperdeye taşıma girişimi bir açıdan saygıyı hak etmektedir. Bir anlatıcı ses eşliğinde epik bir tonda başlayan film ilk dakikalarında anlatı geleneğimizin sacayaklarından olan destansı bir seyir sunacağı yönünde umut verir. Anlatıcı sesin, seyirciyi olay akışının gerçek manada başladığı 1452 yılına taşıyabilmek adına başvurulmuş ve muhtemelen “ilave edilmiş” geçici bir hamle olduğu ise çok geçmeden anlaşılır. Bir kahraman olarak çizilmek istenen Fatih Sultan Mehmet ise neredeyse tüm zaaflarından arındırılmış, hedefe kilitlenmiş kusursuz bir savaşçı olarak gösterilir. Fazlaca idealize edilmiş böyle bir kişi hakkında inandırıcılık sağlanamadığı için seyircinin onla kurması istenen etkileşim de havada asılı kalır. Bu duruma, senaryonun detaylardan yoksun ilerleyişi kadar Sultan Mehmet rolündeki Devrim Evin’in vakur padişah duruşunun içinde zenginleştiremediği oyunculuğunun da sebep olduğu iddia edilebilir. Bunun yanı sıra Sultan Mehmet’in karşısında yer alan Konstantin ve diğer Bizans yöneticilerinin de basiretten, devlet adamı duruşundan yoksun olmaları da aslında -filmin amaçladığının aksine- Fatih’in kazandığı zaferin etkisini zayıflatır.
Filmin başında ve özellikle son kısmında yoğunlaşan İslami referanslar bir öğretiler bütünü olarak filmin tamamına yayılmaz. Öyle ki, Fatih Sultan Mehmet’in mürşidi Ak Şemseddin’in işlerin tamamen kötüye gittiği, umutların tükenmeye yüz tuttuğu bir anda ortaya çıkmasından önce ise ismi dahi geçmez. Padişahın şeyhi olarak hayatının her aşamasında onun yanında olan ve bilhassa iç âlemini zenginleştirmesi için yol gösteren Ak Şemseddin’e Fetih 1453’te biçilen rol ilgiye değerdir. Zira bu tavır, esas itibariyle İslam’ın kurallarının rehberliğinde hayata nizam veren ve hayatın her anında var olan bir yaşama biçimi olan tasavvuftan bugünün insanlarının ne anladığını doğrudan ortaya koyar. Postmodern insanın; aczini hissettiğinde, köşeye sıkıştığında aşk, sabır, teslimiyet gibi içi boşaltılmış mefhumlara sarılması gibidir Sultan Mehmet’in Ak Şemseddin ile buluşması. Üstelik filmde çizilen Ak Şemseddin, masalsı tonu fazla kaçtığından olsa gerek, tecrübe edilebilir bir şahsiyet olarak seyirciyle karşılaşmaz. Bu talihsiz durumun da ortaya koyduğu gibi, Fetih 1453 bugünden bakarak 15. yüzyılı anlamaya çalışmak yerine, bugünün hayat telakkisini 15. yüzyıl kılığına sokmanın bir örneğini daha ortaya koyar. “Tarihi” bir film çekme iddiasındaki bir senaristten ve yönetmenden hiç değilse ele aldığı şahsiyetleri, onların dünyaya ve hayata bakışını samimi bir gayretle tanımaya ve anlamaya çalışmasını beklemek hakkımızdır.
Son olarak filmin kısaca teknik tarafına da değinmek gerekirse görsel efektler, bazı sahnelerde yapaylığı göze batmasına rağmen, genel anlamda sinemamızdaki ortalamanın ve hâliyle beklentinin üstünde seyrediyor. Film, yapım ekibinin çeşitli sebeplerden filmde yer verilmesi gerektiğine inandığı sahnelerin sırayla canlandırıldığını düşündürecek şekilde müstakil bölümler hâlinde ilerliyor. Pek çok bağımsız hikâyeye temas etme isteği kaçınılmaz olarak hiçbirinde derinleşememeye sebep oluyor. Binlerce yardımcı oyuncunun katkı sağladığı filmde oyunculuklar da vasatın oldukça altında kalıyor. Fetih 1453 bir film olamamış hatta bir bütünlük dahi gösterememiş, buna rağmen fazlaca süslenmiş başarısız bir yapım olarak sinemamızın hüzünlü tarihindeki yerini alıyor.