Berlin Film Festivali’nde Altın Kristal ödülü kazanan Reis Çelik’in son filmi Lal Gece, çocuk gelinler ve töre evlilikleri problemine kendine has bir perspektif ve üslupla yaklaşıyor. İki oyuncu, tek mekâna ağırlık verilen çalışma, minimal tutumuna rağmen seyircinin ilgisini canlı tutacak bir tempo yakalamayı başarıyor.
Açılış sekansında İlyas Salman’ın yirmi beş yıl aradan sonra canlandırdığı, altmış bir yaşındaki isimsiz damadın dünyasıyla başlıyoruz filme. Çocuk gelinler meselesine, sadece kadının değil erkeğin de dâhil edileceğine dair bir işaret bu açılış. Damadın mezar başında dua edişinde, filmin ilerleyen kısımlarında kökenine ineceğimiz geçmişi, pişmanlıkları ve merhameti; amcasının elini öpüşünde, otorite karşısındaki zayıflığı, acizliği ve hâlâ küçük bir çocuktan farkı olmadığına dair izler gizlenmiş. Lal Gece’nin bu aşamasında ne damadı ne de gelini gerçek anlamda tanıyamıyoruz. Filmin neredeyse tüm yükünü sırtlayan bu iki karakter, adeta belli bir dakikaya kadar açılmayan gelin duvağının ardında saklı.
Üstüne ağır gelen gelinliği, iğreti duran topuklu pabuçlarıyla töre doğrultusunda şekillenmiş bir törenin baş aktörü olarak tanışıyoruz on dört yaşındaki gelin hanımla. Beline bağlanan kırmızı kurdeleden, ayakkabısıyla kırdığı tabağa kadar yerine getirilen her ritüel, boyundan büyük bir anlam yükünü sırtlamış. Görüntü dilinin kullanımı, kırmızı duvağının altından kolundaki bilezikleri, ayağındaki pabuçları inceleyen gelinin şaşkınlığını, içinde bulunduğu duruma yabancılığını anlatabilmeyi başarıyor. Açılan duvakla birlikte yavaş yavaş çözülmeye başlıyor karakterler. Yüzüne bulaşan makyaj bile yetmiyor, boyaların arkasında saklanan çocuk gelini gizlemeye. Ardından çocukluğunun her yönünü gözler önüne serip, oyunlarına başlıyor gelin hanım. Silah sesinden korkuşu, yatağın altına bakışında bile çocuksu bir oyunbazlık seziliyor. Kocasına itaatkârlığı, çeyizini övünerek sunumunda ise yaşadığı dünyayı kabullenişini sergiliyor. Her ne kadar evliliğe hevesli bir gelin olmasa da, durumunu kabullenmiş olduğu muhakkak. Yine de bir türlü sonlandırmadığı hallerinde hâlâ içinde bulunduğu durumu tam kavrayamadığı ve sonsuza dek aynı oyuna devam edebileceği yanılgısının izleri saklanmış.
Damadın gelinin oyunlarına olan hoşgörüsü ise filmin en kıvrak noktası. Töre ve doğrular arasında sıkışıp kalan damadın, gelinle olan ilişkisinde bir tür baba-kız hatta yer yer ana-oğul yakınlığını anımsatan noktalar gizli. Özellikle damadın, kendi elleriyle öldürdüğü annesini gördüğü rüyası böyle bir bilinçaltını su yüzüne çıkarıyor. Bu anlamda damat da, tıpkı gelin gibi, kan davasını sonlandırmak için kaderinin kurbanı olarak bu odaya kapatılmış ve kendisine verilen sorumluluğu, geçmişinde yaptığı gibi, yerine getirmekle mükellef. Özellikle damadın bıyıklarını kesişinin altında, o zamana kadar hayatını kontrol eden değerlere karşı bir tür başkaldırı söz konusu. Filmin erkeği yargılamadan anlama çabası, üslubun ajitasyona kayma riskini de ortadan kaldırıyor. Bu anlamda, daha sert yargılarla karşılaşmayı uman bazı seyirciler filmde tam anlamıyla aradığını bulamıyor. Damadın lisanıyla dinlediğimiz Şahmeran’ın masalı, ortak acıya kurban edilmiş bir kadın ve bir erkeğin metaforu olarak filmin anlam katmanını zenginleştiriyor.
Damadı, gelini, gelenekleri tüm anlama çabasıyla birlikte Lal Gece, törelerin acımasızlığı karşısında tepkisini dile getirip, net bir duruş da sergiliyor. “Beyaz gelinlikle girdiğin bu odadan, beyaz kefenle çıkarsın.” sözü töredeki acımasızlığı eğilip bükülmeden ifade ediyor ve finale hazırlıyor. Yine de kendi adıma finali fazlasıyla sert bulduğumu söyleyebilirim. Aynı şekilde damadın kendiyle yüzleşmesi ve acı itirafları, yıllarca her türlü fedakârlığa katlanıp, ses çıkarmadan hapiste yatmış karakterden beklenmeyecek derecede fevri bir tavır. Üstelik filmin en didaktik kısımları.
Lal Gece oyuncu ve mekân sınırlılığına rağmen, sınırlarını zorlayan bir çalışma. Özellikle yirmi beş yıl sonra sinemaya dönen İlyas Salman ve ilk oyunculuk deneyimiyle kamera karşısına geçen Dilan Aksüt performansları son derece başarılı. Oyuncuların bu performansı 17. Türkiye-Almanya Film Festivali’nde ‘En iyi erkek oyuncu’ ve ‘En iyi kadın oyuncu’ sıfatlarıyla ödüllendirildi. Filmin geri kalan oyuncuları yöre halkından oluşuyor. Halkın kullanıldığı düğün sahneleri yer yer Reis Çelik’in belgeselcilik geçmişini anımsatan enstantanelere sahip. Filmde yer yer rastlanan dil sürçmeleri gibi aksamalara, doğallığı korumak adına fazla dokunulmamış gibi görünüyor. Bu denli ciddiyetle hazırlanmış bir film için abdest ve namaz sahnelerinin özensizliği büyük bir ayıp. Her konuda ilerleme kaydeden yerli sinemamız, bir tek şu namazı doğru kılma konusunda zerre yol alamadı. Hayret, doğrusu… Lal Gece ülkemizde on üç kopyayla vizyona girdiği halde on bin kişinin altında seyirciye ulaşmayı başarabildi. Seyredenlerin zihninde ise küçük çentiklerle kalacağına şüphe yok.