Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
03.10.2012 Roma'ya Sevgilerle III. Baldwin’e Göre Roma Ahmet Terzioğlu

Bir film izleme süreci fragman, afiş ve sonrasında onun sinema salonundaki izleyici kitlesine göz atarak başlar. Sonrasında ıvır zıvır reklam filmleri ve peşi sıra vizyon programına dair bilgiler gelir. Filmi izleyerek süreci tamamlarız. İlk bakışta filmi kronolojik olarak bu kadar sona koyan bir akış biraz garip duruyor, kabul. Ama işin aslı böyle. Film ve onu tamamlayan unsurlarla birlikte filmi kendi zihnimizde tamamlarız. Filmin uydusu ve tamamlayıcısı olan bu unsurlar, bir gezegen olarak filmi yörüngeye oturtmamızı sağlar. Onu ve alımlanışını algılayış sürecimiz böylece tamamlanır. “Evet, bu film böyle bir film” derken, tek başına film bize yetmez. Uzman ve amatörlerin filme dair yaptıkları yorumlardan söz etmiyorum bile. Zira onlar, filmin algılanma sürecine dair bize bilgi verir.

Fragman ve afişi atlıyorum. Zira salonda gördüklerimden söze başlamak niyetindeyim. Salona girdiğimde tam sağımda bulunan çift, Woody Allen’ın izleyici algısında son birkaç kartpostal filmi nedeniyle hangi noktaya geldiğini anlamama yardımcı olacak tipteydi. Kız saçma sorular soruyordu, ki bu popüler izleyiciye dair çok şey söylüyordu. Netice beni şaşırtmadı. Filmin tam ortasında, kız oğlana şöyle seslendi: “Bu adamı nasıl oluyor da kimse görmüyor.  Her an, her yerde. Ama sadece iki kişi onun varlığından haberdar ve onunla iletişim kurabiliyor. Oysa mimar çocuk bununla kendi mahallesinde karşılaşmıştı.”

 

Böylesi bir saçmalığı açıklamak için ne yazık ki didaktik olmak gerekiyor. Woody Allen’ın, benim kartpostal serisi demekten hoşlandığım şehirler, şehirlerimiz temalı filmlerinden sonuncusu Roma’ya Sevgilerle‘de(To Rome With Love), Alec Baldwin’in canlandırdığı, John namlı karakter aniden, diğer pek çok karakter gibi hikayeye girer. Bize kendini ve kısaca geçmişini tanırır. Sonrasında da parça parça, bir vodvil akışında karakterlerin hikayelerinin paralel akışını izlerken onlara adeta denk geliriz. Ama John, genel izleyici kitlesine uygun olsun diye söylüyorum, tıpkı Desperate Housewives’taki dış ses karakterin yaptığı gibi hikaye iç gerçekliğinden çekilerek her şeye hakim, ara ara müdahil bir moda geçer.

 

Burada salonda tam yanımda oturan çift devreye girer ve kızın cümlesi açıklığa kavuşur. Kız, kurgunun kendi iç gerçekliğinde yaşanan gelgitlerden bihaberdir. Bir karakterin anlatım unsuru olarak kullanılmasını algılayamamakta, onu herkesin göremediği bir evren tahayyülü içerisinde değildir. Kısacası, çocukça, “Gözlerimi kaparsam, ben kimseyi göremem. Kimse de beni göremez” sıradanlığından bile çok ama çok uzaktadır.

 

Kendi iç hesaplaşmamdan Woody Allen’ın son filmine bir türlü gelememe nedenim tam da bu. Dışarıdan algılanış biçimi değişen, hatta tanınamaz hale gelen filmlerle Woody Allen, onu bilmeyen biri için herhangi bir romantik komediden farksız hale geldi.

 

“Lakin öyle değil”

Vallahi de geldi. Woody Allen’ın her ne kadar bütçesel sıkıntılardan Avrupa’daki yapımcıların “gel gel”lerine sıcak bakmak zorunda kaldığını bilsem de, bu bütçesel zorunlu göç üzerine bir de filminin adına bile 3 revizyon yediği bir hikayeden ne beklemem gerektiği konusunda kafamda net bir şey hala yok.  

 

Allen filminin çok hikayeli yapısına atfen filminin adını Bop Decameron koymak istemiş. Ama bu isim yapımcılar tarafından fazla “entel” bulunmuş. Sonrasında Nero Fiddles ismi ile şansını denemiş ama netice Allen’ın hiç sevmediği To Rome With Love olmuş.

 

Kolay pazarlanabilen bu isim, filmin Allen’ın mizahla örtmeye çalıştığı ucuzluğu hikayesine musallat etmiş. Romantik kent filmi çekmeyeceğinden emin olduğumuz Allen, bir biçimde kartpostal kent filmleri furyası içerisinde en azından ismen kendini buluyor. Popcorn, romantizm filmi hattına istemese de düşüyor. Ama içerik aslında klişelerle ve entelektüelizmden aşka, aşktan Roma’nın kentsel olarak algılanışına kadar her şeyle dalga geçiyor.

 

Allen, kendi “geç dönemiyle” ilk döneminden yardım alarak “mecburen” mücadele ediyor To Rome With Love’da. Mizah dozunu asla yükseltmediği kadar fazla yükseltip, filmin kartpostal yanını bastırmaya çalışıyor. Vodvil dozu yüksek yapımda, sağdan soldan karakter akını yaşanırken Penelope Cruz’un canlandırdığı Anna da nereden çıktı diyor insan. Daha bir sürü böyle detay sayılabilir ama filmin genelinden yükselen Allen’ın çığlıklarına kulak kabartmak lazım.

 

Allen, yıllardır parça parça aldığı notlardan tonlarca mizahi unsuru çekip çıkararak böylesine 50 tane filmi daha arka arkaya çekebilir. Biz bu filme gidip gülebiliriz. Allen’ın koymak istediği isim konsa asla gitmeyecek tonla insan bu filme gidebilir. Sıkıntı bu son cümlede zaten. İstiyorsanız gidin görün. Ben de güldüm ama Allen’ın yapımcı arayan çığlığının içimde yarattığı sıkıntı Bop Decameron, pardon To Rome With Love’ı izlerken gülüşlerimi silip yok etti. Kız anlamakta zorlandı. Ben Allen’ın istemediği şeyler yapmaya zorlanmasını anlamakta zorlandım. Yine de bu filmin kendi kategorisinde iyi olmasına şaşırdım. Siz de şaşırın.

 

YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..