Pi’nin Yaşamı (Life of Pi) filminin fragmanı seyirciye fantastik bir dünyayı fısıldar mahiyetteydi. Açıkçası kitap ile muhatap olmayan bir seyirci için film dahi gerçekten gizemli duruyordu. Bu ilk izlenimden sonra perde kapandığındaysa yalnızca bir sandalda hayatta kalma mücadelesinin seyirciyi iki saat boyunca uyanık tutabilmesi bile güçlü bir yapım olduğunu gösteriyor. Maddi sıkıntılar ve politik sebeplerle Kanada’ya gitmeye karar veren Pi’nin ailesi yolda geminin batması sonucu ölür ve sadece Pi gemiden kurtulur. Satmak için götürdükleri hayvanlardan kurtulan sırtlan, orangutan, zebra ve kaplanla günlerce okyanusta verdiği mücadele filmin konusu.
Film bir kaplan ve çocuğun hayatta kalma mücadelesinin ötesinde katmanlı yapısı ve oldukça sade diliyle ne dediğini bilen bir yapım olduğu için başarılı. Sonunda işaret edilen iki hikâye La Fontaine masallarından biri gibi görünse de Mesnevi hikâyelerine de farklı bir damardan işaret ediyor. Filmin, dini metaforları mistik bir masal ve tatmin edici görsel bir şölen olarak kullanması sinemasal güçle hikâyenin izdivacı olarak yorumlanabilir. Bu görselliğin 3D teknolojisinden ziyade doğal olanın -tabiatın- kendi güzelliğini yansıtarak yakalanması seyirciyi tav eden başka bir ayrıntı.
Pi’nin isminin koyulma hikâyesi aslında onun kaderinin de başlangıç noktası oluyor. Yıllar sonra bir kaza sonrası okyanusun ortasında kalması da isminin kaderini yaşaması olarak anlamlandırılabilir. Pi’nin dünyasında Hıristiyan, Budist, Müslüman kimlikleriyle farklı dinlerde giriştiği arayış tatminsizlikten öte yaratıcıyı hissedebilmenin, O’nunla karşılaşabilmenin farklı araçlarına karşılık düşer. Bu panteist, bütün dinler aynı kapıya çıkar fikriyatına karşın, inanç mevzusunda filmin dili didaktikliği hissettirmemeyi başarıyor. Pi’nin bu samimi arayışı ve duyumsama çabası onun böylesi özel bir tecrübeye seçilmesine neden olur. Filmde muhatabı tabiatla bütünleştiren görüntüler; gökyüzü, deniz ve canlıların iç içe geçmesinden oluşan görsel şenlik bu duyumu yakalamak adına oldukça başarılı kullanılıyor.
Filmde anne ve baba eğitimli insanlar olarak tasvir edilir. Baba karakterinin üzerinden din ve bilim kıyasında aşırıya kaçmayan, birbirini yok saymayan anlatım filme dengeli ve etkileyici bir anlatım kazandırmakta. Baba Pi’nin kaplan Richard’a et uzatıp onunla irtibat kurmak için giriştiği tehlikeli işi son anda etkiler. Rasyonel bir adam olarak fizik kanunlarının tabiatından şaşmadığını kanıtlamak ve oğluna ders vermek için küçük bir deney yapar. Bu vahşi kaplan ile bir çeşit yakınlık kurabileceğini sanan Pi’ye, kaplanın önüne gelen herhangi bir canlının ancak ona av olabileceğini bir kuzuyu parçalatarak gösterir. Aslında Pi’nin bu deneyimi, vahşi bir hayvan olan Richard’la yaradılışındaki “öz”ün aşinalığını, ilişkisini kurabilme isteğidir. Bu mücadelenin sonunda Richard Pi’yi terk ettiğinde, her şeye rağmen Richard’ın onu bir arkadaş olarak görmediği, ondan hiç etkilenmediği ve veda anlamına gelen hiçbir şey yapmadığını anlatırken Pi’nin ağlaması babasının aşılamak istediği şüpheye, rasyonelliğe işaret eder.
Pi kaza sonrası sandalda hayvanat bahçelerindeki orangutan, kaplan, sırtlan ve zebra ile baş başa kalır. Okyanusun ortasındaki yalnızlık küçük bir sandalla hayatta kalma mücadelesinden öte insanın varlık âleminde, dünya denilen yerdeki yalnızlığıdır. Kahramanımız savunmasız, yalnızdır. Zebra diğer hayvanlar sandalın iç kısmından ortaya çıkana kadar fırtına boyunca Pi ile beraberdir. Okyanus sakinlediğinde ortaya çıkan maymun, sırtlan ve kaplan ortama katıldığında Pi’nin hayatta kalmak için olağanüstü bir gayret göstermesi gerekir. Bu gayret aynı zamanda onun insani taraflarını daha iyi keşfetmesi ve insan kalması için de tecrübe olur. Normal hayatında duyumsayabileceğinden daha fazla acı ve zorluğu sandalda karşısındaki etobur hayvanlar birbirlerini yerken, dolaysız ve keskin bir tecrübeyle yaşayıp, bambaşka bir dünya tasavvuruna vakıf olur. Çocukluğundan beri tanıdığı bu hayvanların aç kalınca birbirlerini tanımadan vahşileşip, karınlarını doyurma savaşı verdiklerini, zayıfın güçlüye yenilgisini, hiçbir şey yapamamanın, iradesiz olmanın ne demek olduğunu çok sert bir şekilde tecrübe eder. Yok oluşunu seyrederken elinde acizlikten başka bir şey yoktur. En aciz olduğu an, ikinci fırtınanın çıkıp yaratıcıya en yakın olduğu an olarak tasvir edilir.
Kurtarma çantasında bulduğu “Okyanusta Nasıl Hayatta Kalırım” başlıklı kitapçık ise bir çeşit kutsal kitap mahiyetindedir. İçerikteki bazı bilgiler işe yararken, Pi’nin hayatta kalma mücadelesine çare olamayan kitabı kulak arkası etmesi de, hayatın içinde zorluklarla mücadelede işaret edilen, kendini göstermeyen Tanrı imajı kadar işe yaramayan kutsal metin göndermesiyle ilgi çekici.
Pi’nin hikâyesi kendi işaretiyle yaratıcının insanlara kutsal bir metinle anlatmaya çalıştığı dünya hayatının bir başka kıssalarından biri. Kitabı okumayan bir yazar olarak kıyas etmek olanaksız. Ancak okuyucu için fiyasko olmayan, seyirci içinse tatmin edici bir yapım olduğu rahatlıkla söylenebilir. Eğlenmek, gerilmek, korkmak isteyen bir sinema seyircisi için bile gerilimin ötesinde bir şeyler hissettirebilmesiyle bir çeşit tekâmül yaşatan tarafıyla anlamlı.
Son söz niyetine Pi’nin tüm o acıları çekerken Batılı bir karakter olmamasına karşın, Tanrı’yla, Richard ve diğer hayvanlarla içli içli konuşurken İngilizce haykırışları, yaratıcıyla konuşması film ile seyirci arasına giren, en vurucu sahnelerde filmle araya mesafe koyan ve ifade edilmesi elzem olan bir ayrıntı olarak kayıtlara geçmesinde fayda olan bir detay.