Sinemanın icadıyla edebiyat klâsiklerinin beyaz perdeye uyarlanma macerası yakın tarihlere denk gelir. O sebepten gün geçtikçe klâsik edebiyat ürünlerini sinemaya uyarlamak daha da güçleşir. Öyle ya, çektiğiniz bir eseri sizden önce yorumlamış kaç sanatçı varsa hepsiyle mukayese edilirsiniz ve her denemede bir öncekinden farkınızı ortaya koyacak yenilikler keşfetmeniz şart olur.
Tolstoy’un unutulmaz eseri Anna Karenina’nın son beyaz perde versiyonunu çeken İngiliz yönetmen Joe Wright da anlaşılan benim gibi düşünüyor. Wright romanın -bildiğimiz- altıncı sinema uyarlamasında, önceki versiyonlardan farkını ortaya koyabileceği her türlü unsuru ince ince düşünmüş ve belli ki çok da çalışmış. Senaryo dilinden kurgusuna, görüntü yönetiminden kostüm tasarımlarına kadar her detayda böylesi incelikli bir çalışmanın tezahürleri göze çarpıyor.
Bilmeyenler için Anna Karenina’yı kısaca özetlersek: Anna (Keira Knightley), 1870’li yılların Rusya’sında önemli bir devlet adamı olan Karenin’le (Jude Law) evlidir. Bir yolculuk sonrasında tanıştığı subay Vronsky’ye (Aaron Taylor-Johnson) görür görmez âşık olur ve ikisi arasında kısa sürede bir ilişki başlar. Başta toplum için eğlenceli bir dedikodu malzemesi olan bu ilişki, Anna’nın kocasını terk etmesiyle bir tür kangrene dönüşür. Tüm çevresi tarafından dışlanan Anna kendince çözüm arayışlarına girecektir.
Anna Karenina aşk, ihanet, sınıf farkı, derinlikli sosyal ve psikolojik analizleriyle bugün bile cazibesini koruyabilen bir eser. Günümüzde insanların yaşantı ve değer yargıları değişse de mizaçlarının aynı kalması konuyu hâlâ canlı tutuyor. Yönetmen Joe Wright eseri yeniden yorumlarken bugünün penceresinden baktığını her şeyiyle belli ediyor. Anlattığı öyküyü, tiyatro sahnesine taşıması ve stilize edilmiş anlatım tarzı sadece öylesine bir özgünlük yakalama çabası değil, aynı zamanda bir tür yabancılaştırma unsuru olma özelliğini de barındırıyor. Wright, zaman zaman gösterdiği tiyatro sahnesiyle seyirciye kim olduğunu ve nerede bulunduğunu hatırlatıyor, öykünün dışına çekiyor. Böylelikle seyirci, klâsik drama kalıplarına göre çekilmiş bir film karşısında hissedeceği özdeşim duygusundan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Beyaz perdede gördüklerinin bir kurgu olduğunu zaman zaman anımsamaya mecbur kalıyor.
Işıltılı Bir İhanet
Daha önce de söylemeye çalıştığım gibi Anna Karenina sadece bir yeniden çevrim değil, yeni bir yorum aynı zamanda. Titizlikle seçilmiş kostümlerden ışığa, müzikten renklere kadar her unsur öyküde yer yer Tolstoy’unkinden farklı bir yaklaşım sunuyor. Tolstoy romanıyla bir yandan topluma eleştiri getirirken, bir yandan Anna’ya da adeta nasihat vermeyi ihmal etmiyordu. Aşkı önemsemenin yanında tek başına aşkın peşinden sürüklenmenin insanı nerelere götürebileceğini karakterin düştüğü durumla ortaya koymuştu. Wright ise beyazlar içinde ışıl ışıl gösterdiği Anna’nın davranışında ihanet değil aşk boyutunu önplâna çıkarıyor, hatta ihanetin içine biraz da masumiyet karıştırıyor. Bu anlamda Tolstoy’unkinden çok daha radikal bir söylemi olduğunu çıkarabiliriz.
Wright kullandığı kamera açılarıyla aldatma halindeki karakterini zaman zaman Tanrı’yla muhatap ediyor, hatta biraz da kafa tutturtuyor. Anna’nın eşini ilk kez aldattığı sahnede bu yaklaşımı net bir şekilde görebilirsiniz. Orada Anna sözleri ve hissiyatıyla yaptığının “doğruluğuna” adeta Tanrı’yı bile ikna ediyor. Bir sonraki sahnede beyaz renk ve ışık yardımıyla Anna’ya kazandırılan meleğimsi görünüm biraz bunları düşündürüyor. Aynı şekilde sınıf farkı ve aristokrat tabakayı eleştirirken de renk, müzik, ışık gibi unsurlardan başarıyla istifade edilmiş. Özellikle Levin’in, Kitty tarafından reddedildiği partiden çıkıp abisinin yanına gittiği sahne buna harika bir örnek. Dans ve koreografilerle desteklenmiş mizansenler de hayatın sahte ve yapmacık yanlarına tutulan bir aynaya dönüşüyor adeta.
Rus Romanına Avrupa Yorumu
Anna Karenina bir Rus romanından uyarlanmış olmasına rağmen filmin fazlasıyla Avrupalı bir havası var. Filmde konuşulan su katılmamış İngiliz İngilizcesi bunda oldukça etkili olmakla birlikte bu benzerlikte yönetmenin bilinçli bir yaklaşımı da söz konusu. Wright, o dönemde Ruslar arasında Avrupalılara benzemek için özel bir çaba harcandığını ve filmde de bunu göstermek istediğini söylüyor. Kullandığı tiyatro konseptinde insanların bu benzeme çabasından ötürü durmadan rol yapmasından esinlenmiş. Bu açıdan yaklaştığımızda tiyatro sahnesi metaforu daha derinlikli bir yere oturmuş oluyor.
Filmde toplumsal eleştirinin dışında tutulmuş iki karakterden biri Anna iken, diğeri Levin… O da, tıpkı Anna gibi aşk motivasyonlu hareket eden ve toplumsal ezberlerin dışına çıkabilmiş özgün bir karakter. Ancak Levin filmde ana hikâyenin fazlasıyla dışında bırakılarak, amaçsız yere anlatılmış bir öykü havası bırakıyor. Oysa bir iki küçük dokunuş Levin’in filmde hak ettiği yeri bulmasına yardım edebilirdi.
Anna Karenina’da yönetmen Joe Wright, Keira Knightley’le üçüncü kez birlikte çalışıyor. İkili daha önce Aşk ve Gurur (Pride&Prejudice, 2005) ve Kefaret (Atonement, 2007)filmlerinde bence oldukça iyi iş çıkarmıştı ancak Knightley bu kez hayal kırıklığına neden oluyor. Geçtiğimiz yıla kadar kendini geliştiren oyuncu oldukça iyi performanslar göstermişti. Ancak Tehlikeli İlişki (A Dangerous Method, 2011)sanki biraz Knightley’nin ayarlarını bozmuş gibi görünüyor. İlk ve Son Aşkım (Seeking a Friend for the End of the World, 2012) filminde, Knightley’nin performansında kendini tekrarlama hali bir miktar hissediliyordu. Anna Karenina’da ise bariz bir şekilde Tehlikeli İlişki’nin histerik Sabina’sının gölgesi geziniyor adeta. Domhnall Gleeson ve Jude Law bana göre filmin en başarılı performansları.
Yönetmen Joe Wright, Aşk ve Gurur’da uyarlama konusundaki becerilerini ortaya koymuştu. Anna Karenina’da ise bir edebiyat uyarlamasının nasıl yönetmen sinemasına dönüştürüleceğini göstermiş oldu. Doğrusu 97’de çekilen Sophie Marceau’lu Anna Karenina versiyonu üzerine çok da iyi gitti. Edebiyattan zevk alan, sahne estetiğinden anlayan her seyircinin mutlaka görmesi gereken, kaçırırsa çok şey kaybedeceği bir çalışma.