Spoiler Uyarısı: Bu yazı filmdeki kilit sahnelerle ilgili bilgiler içermektedir. Filmi izledikten sonra okunması önerilir.
Evladiyelik başlıklar vardır. Nesilden nesile aktarılması -duruma bağlı olarak kaçınılmazlığı değişse de- elzemdir. Julian Barnes’ın Türkçeye Bir Son Duygusu olarak çevrilen The Sense of An Ending başlıklı son romanı adını John Frank Kermode’un “The Sense of an Ending: Studies in the Theory of Fiction” isimli edebiyat kuramı eserinden alıyor. Bu yazı da, dayanamayıp evladiyelik başlıkların müteselsilen aktarılma geleneğinden faydalanmak istedi. Neticede bir biçimde tüm yazılar akraba. İşte her şey böyle başladı. Ama durum, “niye ki?” bir, hatta birden çok açıklamam var!
Yönetmenliğini Sally Porter’ın yaptığı, Bir Hayalimiz vardı adıyla Türkiye’de vizyona giren, lakin gerçek adı Ginger & Rosa olan film hakkındaki bu yazının evladiyelik bir başlığa ihtiyaç duyarak, buram buram çeviri kokan üçüncü el bir kelime grubunun peşine düşme nedeni tam olarak şuydu: Başlık, Bir Hayalimiz Vardı’nın içinde barındırdığı üç temel problemin film üzerine düşünen herhangi birinde uyandıracağı “son duygularına” atıfta bulunuyor. Çünkü bu filmin istemeden taşıdığı ya da bilinçli olarak bünyesine kattığı tüm motiflerde “bir son duygusu” hakimiyeti var.
Bir Hayalimiz Vardı’yı izlediğinizde filmin değindiği üç ana nokta olduğu görülür; bu noktalar izleyicinin zihninde kesikli çizgilerle birleştirildiğinde film anlatısal olarak bir üçgen oluşturuyor. Bu üçgene dikkatle baktığımızda kenarlarının da farklı uzunluklarda olduğunu görüyoruz. Kenarlar, temsil ettikleri konuların önemine göre uzuyor ya da kısalıyor. Konun filmdeki ağırlığı da uzunluğa göre artıyor ya da azalıyor.
Gelin şimdi üçgenin kenarlarına bir göz atalım: 1. Arkadaşlık ne zaman biter? 2. Otobiyografik unsurlar bir hikâye anlatıcısı için tam olarak ne ifade eder? 3. Politik bir zemin üzerine inşa edilen film, konvansiyonel olarak ne gibi farklılıklar taşıyarak karşı olduğu şeyi “yarattığı dille” eleştirebilir? (1)
Bir Hayalimiz Vardı’nın anlatısal olarak çizdiği üçgenin kenar uzunlukları ise sırasıyla şöyle: 1>2>3. Yani film için arkadaşlık unsuru, diğer iki öğeye göre daha fazla ön plânda yer alıyor. Bunun bir seçim olduğunu söylemek zor. Daha net söylemek gerekirse durum şöyle: Yönetmen ilk soruna odaklanan ve ilk sorun ekseninde dolanarak diğer konulara değinmeye çalışan bir film çekmiş. Lakin bireyden tarihe geçen bir aks kurabilmesi için 2. ve 3. kenarları ihmal etmemesi gerekir(di.)
Şimdi önem (uzunluk) sırasına göre kenarlara, bu kenarların filmin anlatı üçgeni içerisinde temsil ettikleri şeylere ve bu temsil etme sürecinin başarı oranına bir göz atalım.
Arkadaşlık Ne Zaman Biter?
Bir Hayalimiz Vardı’nın anlattığı birçok şey içerisinde en çok öne çıkan motif arkadaşlık. Ginger ve Rosa’nın doğum anlarından başlayan arkadaşlıkları, kendine haslıktan uzak bir “coming of age” hikâyesinin temellerini filmin daha 2. dakikasında atıyor. Sally Porter’ın filmin başında karmaşık nüveler barındıran bir hikâyeyi, sade bir abstract’la, hiçbir diyaloğa yer vermeden anlatabilmesi filmin anlatım ekonomisinin kazandığı en büyük başarı.
Ancak bu alt başlığın konusu bu değil.
İki dakika içerisinde sıkı fıkı birer dost, kendi kendisinin öğretmeni iki arkadaş, benzer dertlerden muzdarip iki çocuk/ergen/genç ve en önemlisi büyüdükçe farklılıkları belirginleşen iki yakın insan. Kısacası, kendi öznelliklerinde olabildiğince fazla kesişim kümesi bulan, zamanla birbirinden ayrışan iki potansiyel ayrık küme “Ginger ve Rosa”.
Arkadaşlıklarının taşıdığı tüm birleştirici özelliklerinin yanındaki bu önemsiz gibi görünen sözde ufak ayrım, Rosa ve Ginger’ın zamanla ufalanacağı aşikar, yediği içtiği ayrı gitmeme durumunun biraz daha erken noktalanmasına neden oluyor.
(Şurada bir not düşmek lazım. Arkadaşlık da organik yapılar gibi yaşam aşamalarına sahiptir. Başlar, gelişir ve tükeniş aşamasına girerek ufalanır, adım adım sonlanır. Bir gün aniden yanında olmaktan çok mutlu olduğunuz arkadaşınız için içinizde bir “son duygusu” belirir. Telefon çalar, o arıyordur ama açasınız yoktur artık: 1 cevapsız arama… Aslında doğası gereği bu zaman plânı tüm insan ilişkileri için kullanılabilir. İstisnalar elbette olacaktır, ancak istatistiksel olarak ihmal edilmelerinde bir sakınca yoktur. Özellikle de büyümekte olan (coming of age) insanlar için, sözünü ettiğimiz zaman plânı adeta bir olmazsa olmazdır. Benzer sıkıntılar etrafında odaklanan bireyler gelişmemiş kişilikleriyle yalnız olmaktansa birileriyle “yan yana” olmayı seçerler. Birlikte olmayı zihinsel bir süreç, yan yanaya durmayı da fiziksel bir süreç olarak etiketlersek, “coming of age” hikâyelerinin öznelerinin arkadaşlık ilişkilerini ikinci kategori içerisinde değerlendirebiliriz.)
Ginger, toplumsal bilinçle, tarihle, gelecekle ilgili meselelere odaklanırken, Rosa daha bir laylaylom olmak istiyor. Standart bir kavşak. Alışıldık seçimler. Bilindik netice: Rosa’nın fiziksel olarak büyüme yoluna girmeyi seçmesiyle birlikte, Ginger düşünsel olarak kendi gelişimine yoğunlaşıyor. Yaş grubu için zorlu okumalar, aktivist gruplarla toplantılar, şiir üzerine düşüncelere dalmalar, Ginger’ın dünya meselelerine odaklanıp insanlığın geleceği için endişelenmekle meşgul zihnine iyi geliyor. Farklı bir yola giren Ginger zamanla Rosa’nın davranışlarından, düşüncelerinden bıkıp ondan doğal yollarla (zaman plânı dahilinde) soğuyacakken, Rosa’nın Ginger’ın babasıyla yakınlaşması işleri çığrından çıkarıyor.
Rosa’nın seçtiği yol ve davranışları, aslında sadece doğal arkadaşlık sürecinin yıkım eşiğini aşağıya çekiyor. Ginger ile Rosa’nın bir arada olması, sıkı fıkı arkadaş olması, gerçekten kaderin bir cilvesinden başka bir şey değil. Zaten filmin sonunda Ginger’ın yazdığı mektup, bir anlamda “son son duygusunu” içselleştirilerek kaçınılmazlığının kabullenmesi üzerine yazılıyor. Ginger, Rosa ile alakasız iki insan olduklarını biliyor. Lakin Ginger, bu mektubu yazmadan önce değerlendirmesini yaparken biraz abartılmış bir durum içerisinde. Yaşananları gözden geçirip, annesinin intihar girişimi sonucunda hastaneye kaldırıldığı sırada, yanında en yakın kız arkadaşıyla birlikte olmuş babasıyla yan yana.
Potter’ın anlatısındaki en güzel kısım, orantısız duygusallık kullanımıyla deforme oluyor. En yakın arkadaşla birlikte olan baba, babanın ilgisizliğine tüy diken bu hareketle bertaraf olup intihar eden anne, bir hastane koridorunda aydınlanan aktivist kız. Hani neredeyse film birkaç dakika daha devam etse Ginger’a araba çarpacak. Sally Potter’ın filmin en güçlü yeri olan arkadaşlık meselesini ele alırken takındığı tavır fazla didaktik. Gereğinden fazla hesaplı. Ginger ve Rosa’nın ilişkisini daha zarif biçimde analiz edip arkadaşları ayrı yollara ayırmanın bin bir çeşit yolu varken, Potter’ın seçtiği fazlasıyla arkaik kalıyor. Film de böylece kendi kendine meselesini ıskalıyor. Ortaya sulu zırtlak bir dramatizasyon, ıskalanmış gerçek insan ilişkileri kalıyor.
Otobiyografi Olmadan Olmaz mı?
Alt başlıktaki retorik sorumuzun iki yanıtı var. Biri olumsuz, e tabii biri de olumlu.
Olumsuz yanıtımızın açılımı şöyle: Yönetmenler, her ne kadar şu son yıllarda minimalist hikâyelere, gündelik hayatın ontolojisine kendilerini sıkıştırıp aslında hikâye anlatıcısı olduklarını unutsalar da, hepsi birer hikâye anlatıcısıdır. Ama hikâye kurgulamakla gerçeği paketlemeden sunmak arasında büyük bir fark vardır. Örneğin, Nabokov da kendi yaşamından unsurlara romanlarında ve hikâyelerinde yer verir. Ancak biyografiden yararlanma işlemini bir otobiyografiye indirgememek için kendi tarzında hikâyeleri ambalajlar ve tanınmaz hale getirir. Orhan Pamuk’un çok sevdiği Masumiyet Müzesi röportaj sorusu “Kemal siz misiniz?”de olduğu gibi, hikâye anlatıcısı Kemal olmak zorunda değildir. Kemal oralarda bir yerde muhakkak varlığını sürdürecektir. Güzel bir kadrajda, yerine cuk oturan bir replikte, belki de bir karakterin en güzel özelliğinde… Ama hikâye anlatıcılığını otobiyografi yazımına indirgemek, basit günlük metinleriyle edebiyatı birbirine karıştırmaktan farksız olacaktır.
Filmin çeviri ismi, Ginger’ın Rosa’ya filmin sonunda kaleme aldığı mektuptan geliyor. Ginger, hassas şiirlerini yazdığı defterinin sayfalarına karaladığı veda ve af mektubunda, Rosa’ya doğrudan seslenerek “Bir Hayalimiz Vardı” diyor. Potter’ın kendi yaşamından, ilk gençlik yıllarından, ergenliğinden ve muhtemelen çocukluğundan aldığı partikülleri bir araya getirerek meydana getirdiği filmin çekirdeği, bu noktada nostaljik klişeleri etrafa saçıyor. Dönemselliğe odaklanma, Ginger ve Rosa’nın tam ortadan bölünmüş bir genç gibi davranması (düşünsel yanla gündelik yanın, formüllere dayanarak bayağı şekilde bir araya gelişinden söz ediyorum). Film hakkında yazılan eleştirilerde de Potter’ın kendi yaşamından bazı öğeleri filme taşıdığı dile getiriliyor. Ne kadar doğrudur araştırmaya Potter’ın yönteminin basitliği dolayısıyla fazla gerek duymadım. Bir zaman kaybını bir başka zaman kaybıyla telafi etmek olası değil. Velhasıl biyografi bir çıkış noktası olabilir. Sonra da geride bırakılarak orijinalleştiği kadar orijinalleşerek bir kopyaya dönüşür. Oluşan yeni kopya aslından tamamen farklıdır. Dolayısıyla bir replika değil, esin uzantısı olarak varlığını sürdürür. Sürdürmelidir. Dolayısıyla Bir Hayalimiz Vardı’da önemli olan Potter’ın hayalleri değil, Ginger ve Rosa’nın hayalleri olmalıydı.
Yine de meraklıları için bir çıkarımla bu kısmı bitirelim: Sally Potter, 1949 Londra doğumlu. Babası bir iç mimar ve şair. Erkek kardeşi ise Van der Graaf Generator’ün basçısı. Potter kendini tanımlarken “anarşist ve ateist geçmişini böyle bir zemin üzerine inşa ettiğini” söylüyor. Sanki Ginger’ı gözümüz bir yerden ısırıyor. Çıplak biyografik öğelerle hikâye anlatıcılığı bir yere taşımak, milyonlarca anlatı arasında sivrilip sonraki anlatıları şekillendirecek kadar güçlü bir anlatı ortaya koymak zor. Çünkü bu kolaycı bir anlayış, çünkü son duygusu bu anlayışın ensesinde soluk soluğa bekliyor.
Bir Hayalimiz Vardı’nın Yeni Bir Anlatı Dili İddiası Var mı?
Bir dönem filmi için kıyafetler, mizansen, soundtrack ayarlamak oldukça önemlidir. Kendi simulasyonunu kurmak için dönem filmi geçmişi aynalar, köhne bir mimesis özlemiyle tarihin bir döneminin fotokopisini arkalı önlü çekerek izleyicilerin zihnine başvurur. Kimileri için bu başvuru, bu kopya evrak gösterme süreci yeterlidir. Özdeşleşme herkesin imdadına bir biçimde yetişir. İlk iki dakikasında gösterdiği cevvalliği filmin geri kalanını sıradan bir dokü-dramaya dönüşmekle yetinerek geride bırakan Potter’ın filminin sinemasal bir dile sahip olduğunu, kendi yordamıyla hikâye anlattığını söylemek zor. Bu nedenle başlığımızdaki soruya olumlu yanıt vermek çok zor.
Kısacası Ginger’ın ailesi ne kadar gerçekse, Rosa’nın Ginger’ın babasıyla birlikte olması ne kadar gerekli bir kırılma noktasıysa, iki gencin “coming of age” hikâyesi ne kadar üzerine düşünülmüşse, Potter’ın filmi o kadar iyi.
Bir üçgen var. Üç kenarı birbirinden farklı. Dolayısıyla çeşit kenar. İç açıları kaçınılmaz olarak 180. Ancak biz artık iki boyutlu bir geometriyle iş göremiyoruz. Sally Potter da öyle.
(1) Bir kaçınılmazdan söz ettiğimizi burada belirmemiz gerek. Rastgele çizilmiş üç noktanın, birbirleriyle birleştirildiklerinde üçgen oluşturmama ihtimali ise fena halde düşüktür. Üç nokta yalnızca paralel ya da aynı eksen üzerindeyken üçgen oluşturmazlar. Bunun dışında farklı kenar uzunluklarına sahip bir sürü üçgene sahip olmak çok basittir.