Narnia Günlükleri'nin üçüncü durağı Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızının Yolculuğu. Artık yedi kitaplık serinin tam ortasında sayabiliriz kendimizi. Bu bir yandan Narnia Günlükleri'nin sinemadaki macerasının neticesine yakın olduğumuz, diğer yandan da ufukta dört filmin daha bizi beklediği anlamına geliyor.
Fanteziyi, Todorov'un affına sığınıp, gerçekliğe ait öğeleri paralel bir evrene taşıyıp, tanınmaz kılarak kendine yol açan bir tür olarak, fütursuzca yeniden ve basitçe, tanımlarsak Narnia Günlükleri yolundan fazlasıyla sapmış bir anlatı denilebilir.
C.S. Lewis'in gerçekliğe çektiği paralel bir çizgi Narnia Günlükleri, kozmolojiden mitolojiye, mitolojiden siyasete her şeyi gerçeklikten çekip kendi iç gerçekliğine mal eden bir anlatıyken, film yeryüzünün fiziksel kurallarını al aşağı edip izleyiciyi masalıyla büyülemeye çalışan bir göz bağı oyunun ötesine gidemiyor. Oysaki C.S Lewis'in evreni, gerçekliğe alternatif bir boyut olarak kendisini türetirken, durmadan 'orijinaline', çarpıttığı gerçeğe atıfta bulunarak, saptırmalarıyla zenginleştirdiği gerçeğe farklı anlamlar yükler, eleştiriler yöneltir. Örneğin film, askere başvuru yapan gençlerin vatanperver görüntüsüyle açılıyor ve bunun metin düzleminde bir anlamı var. Ancak filmde herhangi bir mana taşıdığını söylemek zor.
Edebiyattan sinemaya uyarlama, kaynak metinden uzaklaştıkça yaratıcı bir süreç olarak zenginlik kazanır, elimizdeki örnekte işlerin pek de öyle gitmediğini görüyoruz. Biraz iyimser yaklaşıp filmin C.S Lewis'in mirasından sapmasını göz ardı etsek bile, ait olduğu türün -adı her neyse- gereklerini yerine getirmekte zorlandığı gerçeğini reddedemeyiz. Zira film, efekte boğulmuş görsel ekonomisi içerisinde bile muadillerine kıyasla başarılı olmaktan çok uzak. Sevimli kuzen ejderhayı bir kenara bırakırsak, garip yaratıklar, kötücül mahlûklar modelleme konusunda tahayyül bakımından hayli kısıtlı bir yaratıcı grupla karşı karşıya bulunduğumuzu işaret ediyor: alevler, büyük dişler, kanatlar ve gözyaşı...
Söylem düzeyindeki eksiklikleri, görsel şaşaasındaki yetersizlikleri bir kenara bırakıp Narnia Günlükleri hakkında az da olsa güzel birkaç şey söyleyebilir miyiz? Ayıbını örtmekten bile aciz bir anlatıyı temize çıkarmanın tek yolu onun çocuklar için güzel bir seyirlik olduğunu söyleyip işin içerisinden çıkmaktır. Ama unutulmaması gereken bir şey var ki çocuk edebiyatı başlığı altında ele alınan hiçbir anlatı kendisine vurulan bu damgayla yetinmez, daha fazlasını ister. Edebiyatın sınırlarında, gerçeğin ıstırap verici kalıplarında bunalan zihinlerin daha iyi bir gerçeklik arayışı ya da gerçekliğin türettiği tüm problemleri ortaya serme arzusuyla kurulan çocuk edebiyatı, çocuk edebiyatından genellikle çok daha fazlasıdır ve bu nedenle çocuklardan daha çok yetişkinleri meşgul eder. Üstelik ilköğretim öğrencilerinin karne hediyesi olarak sinema salonlarını istila etmesi için sömestre de daha çok var!
İçimizde bir yerlerde saklı kalan, hep korunan, umutla diri tutmaya çabaladığımız acil durum pazarlama taktiği, 'içimizdeki çocuk'a genellikle iyi edebiyatın söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Tekinsizliğin alanında dolanan fantezi, daha iyi bir dünya arzusunun, içinde yaşanılan koşullardan hoşnutsuzluğun zeminidir. Bir derdin kendini ifade etmek için alışıldık yollarla yetinmeyip, söylemini sınırların ötesine taşıma halidir fantezi ve -sözde- çocuk edebiyatı.
Kısaltılmış versiyonlarından Don Kişot'u, Moby Dick'i, Büyük Umutlar'ı, Alis Harikalar Diyarında'yı ve daha kudretli nice yapıtı okuyup, çocuk edebiyatı sanmamıza ve işin en kötü yanı okuduğumuz 'inceltilmiş' versiyonların eserlerin orijinal versiyonlarını okuma zorunluluğumuzu ortadan kaldıracağından kuşku duymamamıza katkısı büyüktür. Michael Apted'ın bayağı uyarlamasının da C.S Lewis'in aklından geçenlerden uzak bir çocuk edebiyatı örneğinin 'beyaz perdeye' yansıması olduğundan kuşku duymamalıyız. Zira bunca palavraya kendimizi inandırdıktan sonra, bir önceki satırdakini hazmetmesi sandığımızdan daha kolay olacaktır. Neticede 'kitabı okumam, nasılsa filmi çıkacak'lar dünyasında yaşıyoruz. Narnia ne ki?