31. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ederken, bizler de festivali takip ederek Festival Günlüğü başlığı altında izlediğimiz filmleri yorumlamaya çalışacağız.
Akasyalar (Las Acacias)
Pablo Giorgelli ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Akasyalar’da, bir kamyon şoförüyle beş aylık bebeğini kucağında taşıyan bir kadının Paraguay’dan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e kadar olan yolculuklarını konu alıyor. Düşük bütçeli, sıradan ve neredeyse içerisinde hiçbir “aksiyonu” barındırmayan kendi halinde bir yol filmi olan yapımın geri planında ise, bir “kendini bulma” hikâyesi akıyor. Yolculuk boyunca bir arayış içinde olduğu anlaşılan ve herkese ve her şeye belli bir mesafeyle yaklaşan şoförün yalnızlığı, yabancılığı ve kendince bir iletişim kurma çabası film boyunca ince ince işleniyor. Başkarakterin kamyonuyla arasındaki birbirini tamamlayan ve araçsallığın ötesine geçerek varoluşsal bir boyut kazanan ilişki, yanındaki kadın ve onun bebeğiyle kurulamayan bağlantı üzerinden daha da belirginleşiyor. Yolculuk boyunca, içinde yaşadığı dünyaya yabancı kalan, fakat kullandığı araçla bütünleşen bir adamın iç dünyasına yavaş yavaş ortak oluyoruz.
Akasyalar, ne aradığını bilmeyen ama arayan, kendini aramak zorunda hisseden, ancak bu şekilde yaşadığı hayatla bağlantı kurabilen bir adamın mesafeli ama içtenlikli hikâyesini anlatıyor. Yolculuk esnasında pek çok kez yanında götürdüğü kadını ve çocuğu bırakmak, onlardan uzaklaşarak kendi steril ve yalnız dünyasına geri dönmek isteyen şoförün yaşadığı tereddütler ve iç dünyasında geçirdiği değişim, karakterlerin bakışları, jestleri ve beden dilleri üzerinden aktarılıyor. Ufacık değişimlerin ve jestlerin insanın arayışına etkisini göstermesi açısından, Giorgelli’nin filmi ilgiyi hak ediyor. (Barış Saydam)
Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili (The Best Exotic Marigold Hotel)
1999 yılında Er Ryan’ı Kurtarmak ve İnce Kırmızı Hat gibi filmleri geride bırakarak sürpriz bir şekilde En İyi Film de dâhil olmak üzere yedi dalda birden Oscar ödülünü kazanan Âşık Shakespeare ve Louis de Berniéres’in klasiğinden uyarlanan Kaptan Corelli’nin Mandolini filmleriyle tanınan İngiliz yönetmen John Madden, Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili isimli son filminde iyi ve ucuz emeklilik peşinde koşan bir grup yaşlı orta sınıf İngiliz’in Hindistan’daki macerasını anlatıyor. Rahat ve güvenlikli bir orta sınıf hayatı yaşadıktan sonra emekliliklerinde bu rahatı sürdüremeyeceklerini anlayan bir grup İngiliz’in Hindistan’a seyahati, Batı’nın Doğu’ya bakışındaki klişeleşmiş pek çok stereotipi yeniden üretirken, sahip/köle diyalektiğini de günümüze taşıyor.
Kendi ülkelerinde kenara atılan bir grup insanın Hindistan’da kaldıkları süre boyunca yaşadıkları kültürel şok, sömürgeci Batılı devletlerin sömürgelerine karşı önyargılı ve yukarıdan bakan kibirli bakışının yansımalarını sunarken, film, geçmişten günümüze süregelen bu “ötekileştirme” sürecinden ziyade karakterlerinin içsel değişimlerine yöneliyor. Madden, kamerasını Batılı bir perspektiften bir an olsun ayırmadan, Doğu’yu egzotik ve mistik bir tür “rahatlama” ve “huzuru bulma” mekânı olarak resmediyor. Bu resim içerisinde aşağılanan, hor görülen ve kendi gelenek ve görenekleri Batılı insanları rahatlattığı ölçüde değerli olan yerel halk ise, orta sınıf eğlencesinin ve romantizminin bir parçası olmaktan öteye geçemiyor. (Barış Saydam)