Bu hafta, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde gösterilen filmlerden dördü vizyona giriyor. Kazuo Ishiguro’nun kitabından uyarlanan Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go), Wim Wenders’in Pina Bausch üzerine çektiği üç boyutlu belgesel Pina, Belma Baş’ın ilk uzun metrajı Zefir, Kanada’nın bu yılki Oscar adayı İçimdeki Yangın (Incendies) ve Hollywood’un son fantastik aksiyonu Thor seyircilerle buluşuyor.
Mark Romanek’in Ishiguro’nun kitabından uyarladığı Beni Asla Bırakma, bir distopya filmi gibi ilerlemesine rağmen, karanlık bir geleceğin içinde üçlü bir aşk hikâyesi anlatarak, bilimkurgu ile romantizmi iç içe geçiriyor. İnsanların organ ihtiyacını karşılamak için toplumda alt sınıfa mensup insanların DNA’larından kopyalanan ve donör olmak dışında başka hiçbir işlevi olmayan bir grup insanın yaşadıkları, Romanek’in karanlık dünyasında kırık bir hikâye olarak karşımıza çıkıyor. Gerek sosyolojik gerekse de politik olarak pek çok açılımı olabilecek metin, Romanek’in anlatımıyla sadece bir romantik film için seçilmiş tuhaf ve karanlık bir arka plân olarak kullanılıyor. Bu yüzden de film, atmosferi ve oyunculukları dışında, sıradan bir seyirlik olmakla yetiniyor.
Wim Wenders ise Pina’da, Pina Bausch’un hayat hikâyesini anlatmıyor sadece; bir yandan da Bausch’un koreografilerini, enerjisini ve yaratıcılığını kapalı mekânlardan açık alanlara, günlük hayatın içine taşıyor. İşlek bir otoyolun kenarına, metro istasyonuna, yürüyen merdivenlere, parklara, yüzme havuzlarına ve akla gelebilecek daha pek çok alana Bausch’un ışığıyla yaklaşıyor ve sanatı, insanın varoluşunu ifade eden bir araca dönüştürüyor. Bausch’u gündelik hayatın içine sızdırmayı, ondan bir parçayı alıp bir varoluş formuna dönüştürmeyi başarıyor. Bu açıdan bakıldığında, Pina bir belgeselin vaat ettiği gerçekliğin çok ötesinde metafizik bir düzleme oturuyor. Bausch’un inanılmaz yaratıcılığıyla icra ettiği sanatı, bizlere bambaşka bir ufuk açıyor.
Belma Baş ilk uzun metrajlı filmi Zefir’de, kısa filmi Poyraz’da başlattığı hikâyeyi bir adım daha ileriye taşıyor. Çocukluktan ergenliğe geçen Zefir’in bu süreçte yaşadıklarını rüya mantığıyla kâbusvari bir şekilde beyazperdeye aktaran yönetmen, düşle gerçek arasındaki çizgide gidip geliyor. Türk sinemasında Semih Kaplanoğlu dışında pek fazla yönetmenin girmediği bir alana giren Belma Baş, Kaplanoğlu filmlerindeki gibi katmanlı bir yapıya filminde ulaşamasa da, bir ilk filme göre oldukça etkileyici bir yapıt ortaya koyuyor.
Polytechnique (2009) gibi bir filmden sonra Kanadalı yönetmen Dennis Villeneuve İçimde Yangın’da, savaşın orta yerinde bir aşk-nefret ilişkisi anlatıyor. Bölümler hâlinde ilerleyen film, güçlü senaryosu ve dinamik anlatımı sayesinde temposunu hiç düşürmeden kendisini izlettirmeyi başarıyor; fakat filmin batının mevcut oryantalist tavrını devam ettirdiğini de söylemekte fayda var. (Barış Saydam)