Suikast (The Conspirator) – Tiglon
Yönetmen: Robert Redford
Oyuncular: Robin Wright, James McAvoy, Tom Wilkinson
ABD, 2010, 122 dk.
Parlak oyunculuk kariyerini yönetmenlikle taçlandıran Hollywood yıldızları arasında muhalif duruşu ve kimliği ile saygın bir yer edinen Robert Redford, Suikast (The Conspirator, 2010) ile Amerikan tarihinin en kritik davalarından biri üzerinden suçluların cezalandırılması ile gözdağı verme-intikam alma arasında gidip gelen bu “zor zamanlarda adalet” meselesine el atıyor. Başkan Abraham Lincoln’a 15 Nisan 1865’te düzenlenen suikasta yardım ve yataklık etmek suçuyla diğer yedi erkek sanık ile birlikte yargılanan tek kadın olan Mary Surratt, onu savunan genç ve idealist avukat Frederick Aiken ve bu ikilinin dava sürecinde yaşadıkları Suikast’ın temel hikâyesini teşkil ediyor.
Robert Redford ve senarist James D. Solomon, Washington’ın kaygılarının hukuki sınırları nasıl aşındırdığını, izleyicinin yorumuna yer bırakmayacak derecede, hatta kimi zaman göze sokarcasına beyaz perdeye yansıtmayı tercih etmişler. Filmin başrol oyuncuları Robin Wright ve James McAvoy, bu yoğun anlam yüklü senaryo içinde yer yer teatral bir havaya bürünseler de fazla falso vermiyorlar. Sonu herkes tarafından bilinen tarihsel bir olayın filmini çekmek her zaman için meydan okuyucuyu bir girişimdir; üstelik teatralleşme ve ders verir tarza girme riski de büyüktür. Suikast bu risklerden nasibini almışsa da kalitesi itibariyle kalburüstü bir çalışma olarak adlandırılmayı hak ediyor. Tarihi film kategorisine giren Suikast, sadece geçmişte kalmış bir olay çerçevesinde algılanmıyor. İzleyicinin zihninde, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki genç ABD devleti açısından siyasi ve ekonomik yönlerden aşırı hassas bir dönemden, küresel sistemin yeniden belirlendiği 21. yüzyılın başına çok net bir hat çizebiliyor. ABD’nin 11 Eylül sonrası içine düştüğü şok ve dehşet havasının aslında yeni bir tepki olmadığı mesajını veriyor. Bunun, Amerikan İç Savaşı’nı ülkenin birliğini koruyarak noktalayan ve zaten tam bir kurgu ürünü olan Amerikan ulusunu yeniden kurgulama sürecinde kendisine fazlasıyla ihtiyaç duyulan karizmatik bir başkanın öldürülmesinin yarattığı şok ve öfkenin yeniden doğuşu olduğunu açıkça hissettiriyor. Bütün uluslar belli ölçüde bir kurgu eseridir, ulus denilen olgu bir tür modern hayali cemaattir. [1] Ancak aynı coğrafyada uzun bir süre yaşayan, köklü bir tarihsel mirasa sahip olan milletler, modern ulus devlet formu içinde yeniden yapılanırken içerdikleri bazı kurgusal katkılara rağmen, varoluşsal bir bunalım yaşamazlar. Tarihi tecrübeleri onlara, karşılaştıkları krizleri, yalpalasalar bile, bir şekilde atlatmalarının yollarını sunar. Oysa bütünsel bir hayali cemaat formu içinde tebarüz etmiş Amerikan zihniyetinin tedirginlik ve tekinsizliği, 11 Eylül sonrası, üstelik bu defa tüm dünyayı da içine alacak şekilde yeniden yüklenir. Redform ve Solomon, geçmişten bugüne yaptıkları görünmez flashback ile sinemasal açıdan biraz abartmış olsalar da, bu sorunlu algının kendini sürekli ürettiğini izleyiciye hissettirmeyi başarırlar. (Ebru Afat)
(1) Benedict Anderson, Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev. İskender Savaşır (İstanbul: Metis, 1995) İkinci Basım.