30. İstanbul Film Festivali’nin sonuna gelmişken, festivalde gösterilen filmler de bu haftadan itibaren yavaş yavaş vizyona çıkmaya başlayacak. Seyfi Teoman’ın yurtdışında gösterildiği festivallerde övgü toplayan, Barış Bıçakçı’nın aynı isimli kitabından uyarlanan Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bu hafta vizyona girerken, onu Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole), Daha İyi Bir Dünyada (In a Better World), Zefir, Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) ve İçimdeki Yangın (Incendies) izleyecek. Nisan ayı içerisinde vizyona girmesi beklenen bu filmlere Mayıs ayında yenileri de eklenerek, festival filmleri bir anlamda vizyona taşınmış olacak.
Bu hafta vizyona giren filmler arasında öne çıkan Bizim Büyük Çaresizliğimiz, son dönemde gösterime giren filmlere nazaran Türk sinemasında daha farklı bir hassasiyeti ekrana taşıyor. Lise yıllarından beri birlikte yaşayan iki arkadaşın küçüklüğünde yaşadıkları travmaları birlikte aşmaları, hayata karşı tekil bir mücadeleden çok birlikte bir mücadele vermeleri filmde öne çıksa da, kendileriyle benzer bir travmayı yaşayan Nihal’in eve taşınması birden Çetin’le Ender’in karakterlerindeki farklılığı da ortaya çıkarıyor. Bu açıdan, Bizim Büyük Çaresizliğimiz iki erkeğin âşık olduğu bir kadın figürü ve onun etrafında gelişen olayları anlatan klişe bir hikâyeye ve olay örgüsüne sahip değil. Tersine, iki erkek karakterin olgunlaşamaması, kadının ise hızlı bir şekilde olgunlaşmaya çalışmasının yarattığı çelişki üzerinden ilerliyor. Film, daha çok karakterlerin duygusal değişimlerinin, birbirleriyle olan iletişimlerinin ve yaşanan anların peşinden gidiyor. Geçmişlerinde travma yaşayan üç insan arasındaki yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar filmin merkezinde yer alıyor. Yeni Dalga filmlerinde olduğu gibi Bizim Büyük Çaresizliğimiz de hayatın küçük anlarından büyük anlamlar yakalamayı ve günlük rutinleri bir mozaik şeklinde parça parça birbirine eklemeyi başararak, hayatın sıradanlığının altında yatan şiirsel yanı ortaya çıkarıyor.
Bu hafta Wes Craven’in yeniden çektiği korku klasiği Çığlık 4 (Scream 4), bilindik hikâyeyi modern bir dille beyazperdeye taşıyor. Serinin diğer filmlerindeki bütün klişelerin tekrarlandığı Çığlık 4, bugünlerde vampir ve kurt adam konulu korku-gerilim filmlerine merak salan genç izleyicilerin pek ilgisini çekmeyecek gibi görünüyor. Zack Snyder’in Sucker Punch ve Francis Lawrence’in yönettiği Aşkın Büyüsü (Water for Elephants) de keza bu haftanın klişe filmlerine diğer örnekler. Son dönemdeki çizgi roman uyarlaması furyasına katılan Snyder, son filmi Sucker Punch ile Amerika’da beklediği ilgiyi görememişti. 80 milyon doların üstündeki bütçesinin ancak yarısını çıkarabilen film, Avrupa’da da aynı çizgiyi takip ederek, gişede dibe vurmuştu.
William Monahan’ın Londra Bulvarı (London Boulevard) filmi Türkiye’de gecikmeli olarak vizyona girse de, türün meraklıları tarafından es geçilmeyecektir. Klasik bir gangster filmi hikâyesine sahip olan yapım, hapisten yeni çıkan Mitchel’in hayatını düzene sokmaya çalışırken başına gelenleri konu alıyor. Bu tür filmlerin hepsinde olduğu gibi suça bulaşmış birinin doğup büyüdüğü çevreden kopmasının zorluğu, onu “düzenli” bir hayat yaşamaya ikna eden güzel bir kadının varlığı ve karakterin yaşadığı içsel çatışma Londra Bulvarı’nda da aynen tekrarlanıyor. Film, zaman zaman oldukça melankolik sahneler barındırarak, Jean-Pierre Melville’in gangster filmlerine yaklaşsa da, çoğu zaman klişelikten kurtulamıyor. Colin Farrell’in başarılı oyunculuğuna rağmen, Londra Bulvarı tür içinde ayrışmayı başaramayan, ama türün takipçileri tarafından da ilgi görebilecek bir film. (Barış Saydam)