Ali Aslan
Sosyolojik açıdan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, bir anlamda 1920’lerin Almanya (ve daha geniş anlamda Avrupa) tarihi-toplumsal bağlamının bir ürünüdür, bir yandan da o tarihi-toplumsal bağlamı tartışmaya açarak şekillendirmeye çalışır. 1920’ler sadece Almanya’nın değil, Avrupa’nın da dibe vurduğu bir dönemdi. Almanya diğer Avrupa devletlerinden (İtalya hariç) çok geç bir vakitte birliğini tamamlamış (1870) ve hemen kendisine nüfuz alanı oluşturmak için sömürgecilik faaliyetlerine başlamıştı. Bu da uluslararası sistemdeki güç paylaşım mücadelesini körüklemişti. Bu mücadele, Birinci Dünya Savaşı olarak tarihe geçen “total” savaşa yol açmış, savaştan mağlûp çıkan Almanya maddi ve manevi olarak yerle bir olmuş, Avrupa ise dünya sahnesindeki merkezi konumunu ABD’ye (ve Rusya’ya) kaptırmıştı. Avrupa’yı pençesine alan bu siyasi-askeri yıkım ve güvenlik krizinin daha derin etkileri olmuştu; modern Avrupa’nın üzerine inşa edildiği inanç sistemini sarsmış, artık bilime, rasyonaliteye ve ilerleme düşüncesine şüpheyle bakılmaya başlanmıştı. Savaşın da gösterdiği gibi, bilim sadece buhar makinesini değil tankları ve makineli tüfekleri de üretmişti. Enstrümantal rasyonalite dünyanın büyüsünü kaçırmış ve güç uğruna hiçbir etik kural tanımayacağını göstermişti. Modern devlet, insanları zorla askere alıp savaş meydanlarına sürmüştü. Artık geleceğin daha parlak olduğu tezine dayanan ilerleme fikri, aklı başında hiçbir Avrupalı için inandırıcı değildi.
İlk korku-gerilim filmi olarak kabul edilen Caligari’yi bu sosyolojik zemini hesaba katarak okuduğumuzda, medeniyet krizi içindeki Avrupa kıtasının ruhunda yaşanan çalkantıları yansıttığını görürüz. Dışa-vurumcu tarzdaki diğer filmler gibi Caligari de yaşanan duygu-yoğun tecrübelerin toplumun kolektif ruhunda yarattığı etkileri spontane olarak dışarıya, beyazperdeye aktarmayı amaçlar. Örneğin, aklını yitirmiş bir adamın fantezi dünyası ya da bilinçaltında geçen filmin mise-en-scène’ine göz attığımızda, çizimleri yapan sürrealist Alfred Kubin’in gotik unsurları, insanı tehdit ve taciz eden uçları sivri bina, doğa ve yeryüzü şekillerini kullandığını görüyoruz. Sıradan bir Alman olan Francis’in bilinçaltında ortaya çıkan bu tablo, zamanın kötü dış dünya şartlarının bireysel ve toplumsal kolektif ruhta yarattığı korku ve tedirginlik hâlinin, yani Alman ruhunun resmidir. Yine aynı şekilde, filmde yer alan panayır ve her kesimden insanın panayırda başıbozuk hareket etmesi, Kracauer’in de dikkat çektiği gibi, bir bakıma hem Alman ruhunun hem de ülkenin içinde bulunduğu kaos ve karmaşa ortamını imgelemektedir.* Dr. Caligari’nin şehirde estirdiği terör sonucu Francis ve Jane’in akıl hastanesine düşmesi de yine, savaş sonrası ruhen kendi içine çekilen Alman toplumu için Almanya topraklarının bir nevi akıl hastanesine dönüştüğüne gönderme yapmaktadır.
Caligari’nin topluma yönelik etkisini tartışırken filmin senaryosunun Avusturya-Macaristan uyruklu yazarları Hans Janowitz ve Carl Mayer ile senaryoyu değiştirerek sahneye aktaran Alman yönetmen Dr. Robert Wiene arasında yaşanan gerilime bakmakta fayda var. Savaş karşıtı Janowitz ve askerde kendisine oldukça kötü davranan askerî psikiyatra karşı intikam duyguları besleyen Mayer, kontrolsüz otoritenin sebep olduğu maddi ve ruhi yıkımı ele almayı ve deşifre etmeyi amaçlıyor; devlete karşı başkaldırı ve devrim fikirlerini savunuyordu. Bu sebeple onların versiyonunda Francis’in akıl hastası olduğu ve filmde geçenlerin bir akıl hastasının fantezi dünyasını yansıttığı teması yoktu. Film, hastane yöneticisi psikiyatrın kendisine Dr. Caligari adı veren katil olduğunun tespit edilmesi, deliliğinin/çılgınlığının ispatlanması ve kontrol altına alınmasıyla son buluyordu. Filmde geçenlerin “gerçekte” yaşanmadığı ve akıl hastası Francis’in fantezi dünyasında yaşandığı teması, Wiene tarafından senaryoya eklenmişti. Bu durum senaryoyu tümden değiştirip, devrimci-eleştirel bir metni otoriteyi öven konformist bir metne dönüştürdüğü gerekçesiyle Janowitz-Mayer ikilisiyle Wiene arasında sert tartışmalara neden olmuştu. Aslına bakılırsa Janowitz-Mayer ikilisinin bir bakıma naif devrimci metnine nazaran, Wiene’nin versiyonunun zamanın toplumsal gerçekliğinin karmaşık yapısını daha iyi yansıttığını ve iddia edildiği gibi konformist bir mesaja sahip olmadığını söylemeliyiz. Her ne kadar Wiene, ünlü bir aktör olan babasının hayatının sonuna doğru aklî dengesini yitirmesinin etkisinde böyle bir konuyu seçme eğilimi göstermiş olsa da film, savaş sonrası akıl hastanesine dönen Almanya’da hâlen değişim ve devrim için bir umut olduğuna vurgu yapmaktadır. Filmin sonunda akıl hastası olduğunu öğrendiğimiz Francis’in hastane otoritesine başkaldırması, Alman toplumunun kolektif ruhunda özgürlük ve değişim için bir iradenin bulunduğuna işaret etmektedir. Ancak bu duruma daha gerçekçi bir tavır alan Wiene, Francis’in başkaldırısının önlenmesi ve deli gömleğine sokulmasıyla, mevcut şartların özgürlük isteyen toplumun değil otoritenin lehine olduğuna dikkat çekmektedir. Kısaca Wiene değişime karşı değildir, ama değişime yönelik pek de umut taşımamaktadır.
Caligari’nin bir başka boyutu da Almanya üzerinden Avrupa medeniyetinin 1920’lerde içinde bulunduğu duruma göndermeler yapmasıdır. Dr. Caligari’nin eleştirmenlerce otoriteyi temsil ettiği konusunda bir uzlaşı olduğunu belirtmekle beraber, onun sadece devleti temsil etmekten ibaret olmadığının altını çizmeliyiz. Hatta daha da ileri giderek, Dr. Caligari’nin devletten daha çok Aydınlanma’nın yücelttiği bilim ve rasyonaliteyi temsil ettiği, dolayısıyla otoritenin asıl sahibi olan devlet elitlerini ve entelijansiyayı imgelediğini söyleyebiliriz. Bir kurum olarak devleti temsil eden figür Cesare’dır. Batı zihin dünyasında kral anlamına gelen “Sezar” isminin devlet otoritesini çağrıştırdığını akla getirmeliyiz. Filmde entelijansiyanın güdümünde ve kendi kontrolü dışında cinayet işleyen Cesare ile karşılaşırız. Peki bu ne demektir? Bu Wiene’nin sadece kurumsal-politik düzeyde bir eleştiriyle yetinmediği, daha derinlere giderek felsefi bir eleştiriye giriştiği anlamına gelmektedir. Francis ve beraberindekilerin akıl hastanesi yöneticisinin masasını karıştırırken buldukları, Caligari adında biri tarafından uyurgezerler üzerine yazılmış 1726 tarihli doktora tezi, bilime ve akla inancın en zirvede olduğu Aydınlanma dönemine atıf yapmaktadır. Tez, uyurgezerlere kendi iradeleri dışında şeyleri yapmalarının dikte edilebileceğini savunmaktadır. Yine masada buldukları günlükte yazan “Caligari olmalıyım!” cümlesi Aydınlanma’nın ortaya koyduğu soyut fikirlerin zamanın entelijansiyası tarafından obsessif bir biçimde pratiğe geçirilme isteği anlamına gelmektedir. Daha sonra Holstenwall’da gerçekleşen korkutucu cinayetler de bu soyut fikirlerin pratiğe dökülmesiyle ortaya çıkan yıkımı, yani modernitenin karanlık yüzünü temsil etmektedir.
Romantizm akımıyla köklü bir Aydınlanma karşıtlığı geçmişine sahip Almanya’dan böyle bir eleştirinin gelmiş olması pek yadırganacak bir durum değil. Akıl ile ruh arasındaki dengenin bozulması etrafında dönen bu kültürel çatışmada Wiene, geleceğe dair umutsuz ve karanlık bir tablo çizmektedir. Bir bakıma Avrupa toplumunu ve kolektif ruhu temsil eden Francis’in aklı ve bilimi temsil eden hastane yönetimince deli gömleğine sokulması, Avrupa medeniyeti’nin 1920’lerde kaldığı yerden devam edeceğine işaret etmektedir. 1930’larda Hitler’in yükselişi, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, Soğuk Savaş’la Avrupa’nın işgal altına girmesi, son yıllarda Avrupa’da artan bir şekilde otoriter sağcı hükümetlerin işbaşına gelmesi, toplumsal dışa kapanma, artan yabancı düşmanlığı ve tepkisellik Avrupa’nın geleceği konusunda Wiene’nin sezgilerinin ne kadar da güçlü olduğunu gösteriyor.
*Siegfried Kracauer, From Caligari to Hitler: A Psychological History of the German Film, Princeton: Princeton University Press, 1947.