Erkam Özkan
Yunan filozofu Parmenides dünyayı çift karşıtlıklara bölerdi, aydınlık-karanlık, sıcak-soğuk, varlık-yokluk gibi… Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında Milan Kundera, Parmenides’in karşıtlıklarına şöyle bir yorum getirir: “Yalnız bir sorun var. Hangisi olumludur; ağırlık mı, hafiflik mi? Parmenides karşılığı veriyor: ‘Hafiflik olumludur, ağırlık olumsuz’. Doğru bilmiş miydi acaba? İş burada. Bir tek şundan emin olabiliriz; hafiflik-ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi ve çift anlamlısıdır”. Danimarkalı yönetmen Lars von Trier, Dogville (2003) filmiyle gizemli ve çift anlamlı bu karşıtlığa yenilerini eklemiş, alçakgönüllülük-kibir, merhamet-gazap gibi…
Trier, Holivud sinemasının tüm maddi ve teknolojik imkânlarını sonuna kadar kullandığı, görsel efektler ve animasyonlarla süslediği filmlerinin uyandırdığı gerçeklik duygusunu, tebeşirle çizilmiş evlerin kapılarından giriliyormuş gibi yapılan bir tiyatro sahnesi olarak tasarladığı mekânda, minimum dekor, maksimum oyunculukla bezenmiş Dogville filmiyle tersyüz ediyor. Filmin bu minvalde gerçeklik açısından yapaylığı, ele aldığı meselelerin derinine nüfuz etmeye bir zemin, bir imkân oluyor adeta. Bize başka bir gerçeklik algısı ve duygusu sunuyor. Perdede bizi meşgul eden, dikkatlerimizin tamamını cezbeden tek unsur ise insan.
1930’ların Amerikasında gangsterlerin kovaladığı güzel kaçak Grace ve onun sığındığı, adı manidar Dogville kasabası insanlarının hikâyesi bu. Dogville’in bilirkişisi, ahlâk dersleri hocası Tom, Grace’i bulur ve herkesi kilisede toplar; Grace’i tanıtır, mağduriyetini anlatır. Ortak bir kararla Grace’e onu tanımak için iki hafta süre verilir. Tom’un önerisiyle Grace kasabalıların işlerine yardım etmeye başlar. İyi yürekli, merhametli ve uyumlu bir kız olduğundan herkes Grace’i sever ve Dogville’de yaşamasına karar verilir. Her şey güzel gitmektedir; ta ki polisler önce Grace’in kayıp ilânını, bir müddet sonra da ödüllü aranma ilânını kasabaya asıncaya kadar. Kasabalılar bu durumdan yararlanarak Grace’in iş sahasını ve saatlerini arttırırlar. Daha da kötüsü Grace pek çok kez cinsel istismara uğrar. Kaçma teşebbüsleri işe yaramaz; bir köle gibi zincire vururlar onu. Sonunda Tom’un liderliğinde kasabalı Grace’i gangsterlere vermeyi kabul eder. Gangsterler ve onların lideri olan Grace’in babası kasabaya gelir. Grace ve babası arabada kibir ve merhamet üzerine muazzam bir konuşma yapar. Grace babasından kasabayı yok etmesini ister ve gangsterler herkesi öldürüp kasabayı ateşe verir.
Lars von Trier’in Amerika üçlemesinin ilk filmi Dogville’de Amerika karşıtlığı üzerine birçok görüş ve beyanat var doğal olarak. Nasıl olsa serinin adı Amerika olduğu için böyle bir kanıya varmanın garipsenecek bir tarafı yok. Ama sadece anti-Amerikancılık üzerinden bir analiz yapmak, bir bakış taşımak yetersiz olacaktır. Elbette kibir ve şiddetin tezahürleri, iyi niyet ve merhametin yanıltıcı biçimleri sözkonusu olunca Amerika çok iyi bir örnek olabilir. Ama filmi sadece bu siyasi boyutuyla algılamak eksiklik ve hakkını vermemek olur. Meselâ Dogville’i bir Hıristiyanlık eleştirisi olarak okuyan birçok bakış açısı da mevcut. Salt bunlar bizi filmin can damarına, biricik meselesine ve cevherine götürmez. Bu film amiyane tabirle tüm kasaba ve şehirlilerin filmidir; insanın doğası üzerine çetin bir sorgulamadır.
“Grace” kelimesinin birçok anlamı var. İlk anlamı zarafet olan “grace” aynı zamanda İngiliz düklerine veya başpiskoposlarına verilen bir unvan; evvelce kral ve kraliçeye de verilirmiş. Onur vermek yahut teşrif etmek anlamlarına da geliyor. İlk anlamından hareketle yazının bundan sonraki bölümünde filmdeki güzel kaçağa Grace yerine “zarafet” demeyi uygun buluyorum.
Zarafet alçakgönüllü ve merhametliydi ama bu durum mağduriyetinden doğmamıştı. Dogville’i ilgilendiren alçakgönüllülüğü ve merhameti değil mağduriyetiydi. Sessizliğinin bir nedeni de elbette mağduriyetiydi, ama tabiatı da buna elverişliydi zaten. Tutumu, takındığı hâl hem insani olarak hem ismiyle müsemmalığından hem de şartları gereği yerinde ve makuldü. Oysa Dogville’in kibri, Zarafet’e karşı fedakârlığını bir mecburiyete dönüştürmüştü. Gücün elinde olduğunun bilinci, zamanla ona sığınana şiddet eğilimi göstermesine sebep oldu. Zarafet istemeden de olsa Dogville’in içindeki şeytanı uyandırmıştı. Belki de Dogville’in şeytanı onu ilk gördüğünde biraz kımıldamıştı. Güzeldi, alımlıydı; ağırbaşlılığı, tane tane konuşması, sesinin kadifeliği ve bembeyaz yumuşak elleri Dogville’nin kadınlarında kıskançlığı, erkeklerinde şehveti, çocuklarında da haşarılığı uyandırmak için yeterli bir nedendi. Dogville’in kucağı zindana, fedakârlığı şiddete ve eziyete dönüşürken Zarafet gene de sessizliğini ve alçakgönüllülüğünü bozmadı. Babası kızının bu sessizliğinin kibir olduğunu söylüyordu ona. Zarafet Tom’a bir ara “Ben bu kasabada herkeste bir iz bıraktım, artık hiçbiri eskisi gibi olmaz.” demişti.
Zarafet Dogville’e yaratıcının bir armağanıydı. Ama bu armağanı mağduriyetiyle (peşindeki gangsterlerle) birlikte vermişti. Ne de olsa dünya imtihan dünyasıydı. Dogville başaramadı. Onu kullandı, yüceltmedi; korumadı, kırdı. Sahipsizliğinin boşluğunu şehvetiyle, kıskançlığıyla doldurdu. Hem de tüm bu çirkinliği bir adalet ve hak duygusu ile yaptığı zehabına kapılarak.
Sonunda Zarafet’in gerçek sahibi (babası) geldi. Dogville’e Zarafet’in bir lüks olabileceğini, fazla geleceğini, ona karşı gösterilen tutumun sahteliğini, aldatıcılığını ve onun buraya ait olmadığını söyledi. Zarafet’in ise Dogville’e karşı takındığı hâlin kibirden başka bir şeyle izah edilmeyeceğini ekledi. Babasına silahlarını, adamlarını, kudretini kullanmasının da kibirden kaynaklandığını söylemesine karşın babası bunun kendisinde alçakgönüllülük biçiminde tezahür ettiğini vurguladı. Öyleyse asıl kibir Zarafet’e aitti. Zarafet düşündü: Dogville’in yerinde olsaydı yapar mıydı bunları? Yapardı belki ama bu kadar değil. Bunun bir bedeli olmalıydı. Tüm yapılanlar cezasız kalırsa tekrar ederdi. O hâlde Dogville yıkılmalıydı, yakılmalıydı.
Zarafet de güce sahip olduğunda şiddeti kullandı. Dogville’in yanışını, iyi niyetle döşenen cehennem taşlarını, kibrin, alçakgönüllülüğün ve affın aldatıcı biçimlerini, evrelerini düşünerek seyrettik. Bize kalan, alçakgönüllülüğü göstermeye çalışmanın da kibir olduğu gerçeğiydi. Çünkü ancak kendinde bir varlık hissedenin alçakgönüllülük göstermeye çalışacağı, gerçek bir kibirsizin kendinde bir varlık hissetmediği için alçakgönüllülük göstermeye çalışmayacağıydı. Bu düşünceden hareketle Zerafet’in alçakgönüllülüğünün tabii olmayıp yapmacık oluşu kanaatine varabilirdik. Herkesi, her şeyi kibir mahvetmişti.
Derler ki şer bir evde gizliyse kibir, o evin anahtarıdır. Öfkenin ve şiddetin de kibrin bir tezahüründen başka bir şey olmadığı hakikatini işaretledi Dogville. O anahtarın gizli şıngırtısını, film boyunca farklı şiddet ve tonlarda duyduk. Sonunda o sesi içimizde de bulduk. Zarafet kibre dönüştü, Dogville şiddete…