Okuyucu Eleştrileri
Hayal Perdesi okuyucularından gelen film eleştirileri arasından seçtiklerini bu alanda yayınlıyor. Siz de yazılarınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
20.07.2010 Persona

Persona: Alnı Açık Bir Muamma

Esra Kartal

Ingmar Bergman’ın Persona filmi birçok sinema eleştirmenine göre yönetmenin başyapıtı sayılır. 1966 yapımı siyah-beyaz, İsveççe film, yalın görünümü altında sahip olduğu çokkatmanlı yapısıyla dikkat çeker. Persona‘da karşımıza birbirine zıt iki kadın karakter çıkar: Otuzlarındaki oyuncu Elisabeth Vogler (Liv Ullmann) ile yirmi beş yaşındaki çiçeği burnunda hemşire Alma (Bibi Andersson). Sanatçı Elisabeth Vogler sahnede Elektra’yı oynarken trak gelir. Sahne sessizleşmiş, oyun durmuştur. O “an”dan itibaren Elisabeth için derin bir susku başlar. Fiziki tetkikler bir maraz tespit edemez; sessizliği büyük, ruhsal bir güce delâlet eder. Elisabeth, “apati” teşhisiyle hastaneye yatırılır ve tecrübesiz lâkin “iyi kalpli” hemşire Alma’nın gözetimine bırakılır. Çiftçi kızı Alma, evlenip yuva kurmak isteyen, mesleğini seven insanların sahip olduğu güven ve rahatlıkla Elisabeth’e yardım etmek ister. Kendisini bu vaka için yetersiz görse de Elisabeth’e ne olduğunu gerçekten de merak etmektedir. Elisabeth’in doktoru iyi niyetini esirgemeyerek Alma’nın Elisabeth’i iyileştirmesi için yazlık evine gitmelerine izin verir. Film de bu yazlık evde, bu “ara”da başlar.

“Persona” terimi Jung’un teorisinde kolektif bilinçdışının arketiplerinden birini ifade eder. Jung, kişiliğin tümüne psişe, psişenin maskesine ise persona der. Peki, insan neden “maske” takar? Maske hem korur, hem örter, saklar, gizler, hem de aldatır, kandırır, yanıltır. Persona, sahibine toplumsal roller kazandırır. İnsan, her şeyden önce suretini korumak için maske kullanmak zorundadır. Maskenin iyiliği, kötülüğü bir yana asıl önemli nokta, “maske”leri savurup atınca başımızın göğe ermeyeceği gerçeğidir. İnsanın çıkmazı, maskesinin sureti olduğuna inanmaya başlayıp kontrolün “kendi”nden maskesine geçmesiyle derinleşir. Bu açıdan bakınca, Elisabeth’in maskesizliğe atıf yapan sessizliği de bir maske değil midir? Cevap doktordan gelir: “Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum! İntihar etmek mi? Hayır! Sen yapmazsın. Ama konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Ya da öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri ve tepki vermek zorunda kalırsın. Seni anlıyorum ve takdir ediyorum. Hevesin geçene kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. O gün geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da bırakırsın!”
 
Yazlık ev, Elisabeth’i hayata döndürme temrinleri ile kadraja girer: İki kadın beraber yemek yapar, denize girer, kırlarda dolaşır. Elisabeth’in dili susarken gözleri konuşmaya devam eder. Hüznü perdeden bize yansıyan Elisabeth’in tersine, Alma hayatı olduğu gibi yaşamaktan yanadır. Daha önce hep dinleyen rolünü üstlenen Alma, büyük bir sanatçının kendisini dinleme lütfundan da cesaret alarak durup dinlenmeden konuşmaya, gitgide en mahrem anılarını ortalığa saçmaya, kendi yaralarını sarmaya başlar. Bu iç döküş, itiraf ve ağlama seansları iki kadını birbirine yaklaştırır. Elisabeth’in konuştuğunu duyan Alma’nın deneyimlediği o düşsel gece iki kadının birbirlerine “ayna” olacaklarını haber verir. Ayna onları birbirine gösterirken, imgelerini de tersine çevirir. Alma, Elisabeth’in sorunlarını, Elisabeth ise Alma’nın rahatlığını devralır.
Alma, ifşaatlarının sır olarak kalmadığına şahit olunca, hayranlık, yakınlık hevesi yerini çetin duygulara bırakır. Gerçeklik sıçradığı yeni katmandan seslenmeye başlar. Başkasının gözleriyle kendine bakmaya başlayan Alma, ruh ikizi kadar yaklaştığı kadının aslında ruhunun karanlık tarafı olduğunu itiraf etmek zorunda kalır. İki kadının maskeleri çatlar, oyun yeniden başlar: Haksızlığa uğrama, kullanılıp atılma duygusu, hayal kırıklığı, intikam hissi, can yakma isteği, karşılıksız ilginin hıncı, ilgi açlığı, şiddet, bağlılık ve cinnet eşiği Alma’nın yeni maskeleri olur.
 
Filmin katmanlı yapısı soyuldukça seyirci, yeni ve karanlık gerçeklerle karşı karşıya kalır. İki kadının (suç) ortaklıklarından biri de rahimlerinin tarihinde gizlidir. Alma yasak bir ilişki sonucu başlayan gebeliğini bedeninden kazıtmış; Elisabeth etrafını dolduran insanların “bir kadın olarak her şeye sahipsin, bir anneliğin eksik” yollu akıl vermelerine sonunda yenilip “genç ve mutlu anne” rolünü kabul etmiş, lâkin gebe kaldığında kurtulmak istemiş, beceremeyip nefretle bebeğin ölü doğmasını yahut doğar doğmaz ölmesini dilemiş, sonunda çocuğunu sevgisizliğiyle ölüme terk etmiştir.
 
Alma’nın seyircinin boğazına yumruk gibi oturan tiradını önce Elisabeth’in sonra Alma’nın yüzü eşliğinde dinletir Bergman. İnançlarıyla günahları arasına sıkışmış Alma ile büyüyen kibri yalnızca “hakikat” karşısında sönen Elisabeth aynı maskenin içinde erir. Sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden biridir Alma (‹spanyolca “ruh/öz”) ile Elisabeth’in (“Tanrı’nın kızı” anlamını da taşır) rezonansı. Filmin afişlerinden birinde de görülen bu "tek yüzleşme", Tanrı’nın kızı ile “ruh”un hakikatler aracılığıyla birleşmesine atıf yapar. 
Bergman’ın film boyunca önümüze çıkardığı meçhuller ve sorular her defasında bizi en başa döndürür. Açılışta ekrana sır bırakan, terk edilmiş cılız erkek çocuğunun, büyük ihtimalle Elisabeth’in oğlu ya da Alma’nın aldırdığı çocuk olduğunu düşünürüz. Oysa çocuk bulanık bir siluetin üzerinde ellerini okşarcasına gezdirirken resim, bir Alma bir Elisabeth olarak görülür. Resmin değişmesiyle ortaya çıkan belirsizlik, çocuğun kim olduğu sorusunu cevapsız bırakır. Bu belirsizlikler ve soru işaretleri seyirciyi huzursuz bırakırken filmi de tekinsiz kılar. Filmi izlerken daha birçok görüntü ve soru düşer zihnimize. Ama en çarpıcısı Alma’nın “alnı”dır belki de. Elisabeth Alma’nın saçlarını geriye atarak alnını açmakla ne yapmak ister?
 
Filmde iki yerde, istemdışı olarak sessizliğini bozar Elisabeth. İlkinde gözü dönen Alma, tenceredeki kaynar suyla onu tehdit ettiğinde bir çığlık atar: “Hayır, yakma canımı!” Diğerinde, yeniden döndükleri hastane yatağında Alma’nın zoruyla yılgın bir “hiç” çıkar ağzından. Yakınlık kurmak ve varlığı meydana çıkarmak için kullanılan dil, Persona’da ters bir işlev kazanır. Elisabeth ancak tehlikeye düştüğünde ve yokluğu ifade etmek istediğinde dili kullanır. Yakın çekim plânlar, karanlık ve sessizlikle yaratılan Bergman atmosferinin büyüsü; filmin başında hızla zihnimize sıçrayan kurban, stigmata, örümcek, morg, sessiz film karelerinden oluşan kolaj; Elisabeth’in TV’de izlediği Vietnam’daki insanlık trajedisini protesto için benzin dökerek kendini yakan Budist rahip; Nazi esir kampından kaçmaya çalışan insanların hâlâ taptaze olan telâşlarını gösteren fotoğraf gibi sinemasal öğeler Bergman’dan sonraki yönetmenler için de velût bir ilham kaynağı olur.
Persona’da iki kadınının izini birlikte sürmek gerektiği gibi, Persona’nın izini de yönetmenin bu filmden üç yıl önce çektiği Sessizlik (Tystnaden, 1963) ile birlikte sürmek isabetli olur. Sessizlik’te anlam dünyasını yine “iki kadın”dan yola çıkarak kurmaya çalışır Bergman. Film, insanın her duruma müsait yanını temsil eden Anna ile aklın ve prensiplerinin kontrolüne indirgenmiş yanını temsil eden Ester arasındaki dostluk ve nefreti anlatır. Fonda iletişimsizliğin kulak yırtan sessizliği ve dili bilinmeyen yabancı bir mekân uzar gider. Amerikalı yönetmen David Lynch de iki kadının ilişkisini anlattığı Mulholland Çıkmazı (Mulholland Dr., 2001)’nı yazarken Bergman’ın bu iki filminden, özellikle de Persona’dan etkilenmiştir.
 
Persona modern öznenin bulanıklığı ve çok kutuplu karakteri üzerine çekilmiş en iyi filmlerden biridir. Filmi seyretmeyenlere haksızlık etmemek için sonunu anlatamasak da şu kadarını söylemek mümkün: Maskeler vazgeçilmezdir. Vazgeçilmez olsa da insanın en tehlikeli maskesi, “kendi”nden korunmak, kaçmak için taktığı maskedir. Bergman Büyülü Fener adlı kitabında “gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip geldiği” filmleri arasında zikreder Persona’yı. Bergman ölümün nefesini hissettiği bir ameliyattan sonraki hastane günlerinde iki kadına rastlar. Filmdeki gibi ellerini kıyaslayan kadınlardan birinin kendisi gibi dilsiz olduğunu anlar, diğeri ise yine kendisi gibi konuşkan, işgüzar ve ilgilidir. “İnsanın kendisine benimsettiği yalnızlığa katlanması güç değildir” diyen Bergman, Persona’da “benimsenmiş” bir yalnızlığı değil ama birbirine yaklaşmaya çalışan iki kişi arasındaki aşılmaz uçurumu dile getirir.
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..