2009 yılında aramızdan ayrılan yönetmenlerden Yücel Çakmaklı, teorisi ve pratiğiyle Millî Sinema adını verdiği akımın öncüsü olarak Türk sinema tarihinin o büyük, geniş, çok renkli yapısının vazgeçilmez bir parçası. Önce sinema yazarlığı, daha sonra yönetmen yardımcılığı ve nihayet yönetmenlik deneyimiyle Çakmaklı, dönemin şartları içerisinde hiç de azımsanmayacak gayretler ve başarılar gösterir. Yeşilçam dramaturjisine yaslanan diliyle “halk sinemacısı” olarak nitelendirebileceğimiz yönetmen, tematik bağlamda da bu coğrafyaya hâkim manevî doğanın izini sürer. Artısı ve eksisiyle önemli bir çabadır bu. Sinema yolculuğu boyunca samimiyetini muhafaza eden Çakmaklı’nın genç kuşak sinemacılara dikkate değer bir miras bıraktığına şüphe yok. Bu bağlamda filmlerinde meydana getirdiği dil, zihniyet yapısı ve estetik duygusu üzerine kendisiyle 28 Ocak 2004 tarihinde Bilim ve Sanat Vakfı’nda gerçekleştirdiğimiz söyleşiden küçük bir bölümü sizlerle paylaşıyoruz.
Sinema duygusu sizde nasıl hâsıl oldu? Sinema yazarlığına, sinema sanatına hangi iştiyakla girdiniz?
Bizim dönemimizde sinema büyük ilgi görüyordu; tek eğlence vasıtasıydı. Sinemada gördüklerimizle özdeşleşir, ona özenir, bir hafta sonraki filme kadar, o hafta görülen filmlerin dedikodusunu yapardık. Şahsiyetimin oluşmasında üç faktörün etkisi oldu: Aile ocağı, okul ve sinema. O yıllarda (1945-55) bende çok yoğun bir şekilde sinema merakı, hatta tutkunluğu vardı. Yüksek tahsil için geldiğim İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde sinemalar vardı; okuldan yurda, yurttan okula giderken, her gün bu sinemaların önünden geçerdik. Orta hâlli bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da eğitim görmek masraflı olduğundan harçlığımı çıkarmak için çalışmam gerekiyordu. Ben de bu sinemalarda yer göstericiliğine başladım. Burada alt yazıyla gösterilen yabancı filmler de oynar, ayrıca çok çeşitli kültür sanat etkinlikleri, konserler vs. düzenlenirdi. Böylelikle sinemayı daha yakından tanımış oldum.
Sinemacı olmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?
Anadolu’dayken daha çok perdede gördüklerimizi tanıyorduk. Ama İstanbul’a gelince yönetmenliğin farkına vardım. “Sinema nedir, nasıl bu kadar etkili bir araç oluyor?” sorularıyla bu mesleği keşfettim.
O yıllarda magazin sayfalarında yerli ve yabancı sinema haberleri yer alır, kültür sanat sayfalarında sinema yazıları, film kritikleri yayımlanırdı. Ben de bu sinema yazarlarını okumaya başladım. Ayrıca konsolosluklarda düzenlenen film gösterimlerine de katılırdım. Önce eğlence, sonra tanıtım, tebliğ, telkin vasıtası -hatta propaganda aracı-, üçüncü olarak da en önemli sanat dallarından biriydi sinema. Bu üç özelliğini yaşayarak gördüm. Onun için sinemacı olmaya karar verdim.
Sinemacı olacağım ama, nasıl sinemacı olunuyor? Böyle bir okul yoktu. Yönetmenliğe en yakın meslek olarak gazeteciliği, sinema yazarlığını gördüm. Bu şekilde sinemacıları, yönetmenleri tanımak ve usta çırak ilişkileri içinde bu mesleği öğrenmek mümkündü.
Dönemin sinema anlayışından biraz bahseder misiniz?
O yıllarda kozmopolit sinema anlayışı hâkimdi. Okulu bitirdiğim yıl 1960 ihtilâli oldu; askerî darbe... İhtilâl sonrasında Kurucu Meclis’in hazırladığı 1961 Anayasasının getirdiği fikir özgürlüğüyle kültür sanat hayatında bir canlanma oldu; bunun neticesinde de sosyalizm akımı ortaya çıktı ve sinemada bu düşüncenin ürünleri verilmeye başlandı. O zamana kadar tek anlayış kozmopolit sinemayken, yani Batılı kapitalist zihniyetle çevrilmiş filmlerin adaptasyonu şeklinde bir üretim varken 1960-61’den başlayarak yeni bir zihniyet belirdi: Toplumsal gerçekçilik!
Ancak sinemanın bu yeni anlayışına toplum büyük reaksiyon gösterdi. Çünkü bu anlayış, Türk toplumunun geçirdiği evreleri ve tarihî gelişimi işçi-işveren, şehir-köy, ağa-köylü çatışmasına uydurarak, çarpıtarak veriyordu. Bu yeni anlayışa göre din afyondu. Filmlerde dine ve dindarlara karşı olumsuz düşünceler yer alıyordu. Ahlâk açısından da daha müstehcen bir zihniyet hâkimdi. Kozmopolit sinema anlayışı, aile ortamında seyredilen filmler yaptığı için, hiç değilse toplumun ahlâk anlayışına saygılıydı; onu fazla hırpalamamaya gayret gösteriyordu.
Millî Sinema fikri ilk olarak ne zaman ve nasıl doğdu? Biraz o sürece dönebilir miyiz?
O yıllarda sinema yazarlığına başlamıştım, araya askerlik girdi. Yedek subaylık döneminde “Türk milletinin özlediği sinema ne olmalıdır, nasıl olmalıdır?” diye bir düşünce hâsıl oldu. Bunu bir buçuk sene boyunca teorik olarak şekillendirmeye çalıştım, araştırmasını yaptım. Türk kültürünün temel kaynak eserlerini okudum. Tüm bunların sonucunda, 1961-62 yıllarında Millî Sinema ihtiyacı şeklinde bir fikir oluştu. 1963’ten itibaren sinema yazılarımda bu konudaki görüşlerimi dile getirdim. O sezon gösterilen Türk filmlerinin, gerek kozmopolit gerekse toplumsal gerçekçi sinema ürünlerinin tenkitlerini yaparken sadece bununla yetinmeyip bir taraftan da tez olarak “İşte böyle olmalıdır sinema!” diyebileceğim anlayışlar geliştirdim: “Bu tarz filmler yapılırsa, Türk toplumunda ilgi ve rağbet görür, böylelikle Millî Sinema doğar. Sonunda taklitçilikten uzak, kökleri olan, milletiyle bağ kuran, kültürel temelleri olan, millî-manevî değerlere bağlı bir sinema ortaya çıkar.” Bir taraftan da uygulamaya geçmek için Kemal Film’in sahibi Osman Seden başta olmak üzere, Mehmet Dinler, Orhan Aksoy gibi ona yakın yönetmenin yanında, elli küsur filmde (1963-68 yılları arasında) yardımcı yönetmenlik yaptım. Çıraklıktan kalfalığa kadar böyle bir dönem geçirdim. Onlar klâsik Yeşilçam sinemasının mimarlarıydı. Türk sinemasına zanaat olarak büyük katkıları oldu; her zaman saygıyla anarım. Ben bir Yeşilçam mensubuyum, Yeşilçam sinemacısıyım. Ustalarım da o zamanki Yeşilçam sinemasını üretenlerdi.
Artık yönetmenlik yapma zamanınızın geldiğine nasıl karar verdiniz?
1967-68’den itibaren başlamıştı bu süreç; beş yıl çalıştıktan sonra, sinema gösterimleri vesilesiyle… O yıllarda büyük bir kongrede solcuların elinden alınan MTTB (Millî Türk Talebe Birliği) ile sinema gösterimleri de başladı. MTTB 1968’de bu meseleye daha fazla sahip çıktı. Onların da gayretiyle Aydınlar Ocağı gibi bir kulüp oluşuyordu; İlim Yayma Cemiyeti, Milliyetçiler, Hareket Dergisi, Nurettin Topçu filân. Yani o çevrelerde, kanaat önderleri nezdinde benimsenmişti bu fikir. “Böyle bir sinema olmalı, millî, manevî değerlerimize bağlı filmler üretilmeli. Sinemaya biz de girmeliyiz.” düşüncesi epeyce yaygınlaşmıştı artık 1969’larda.
Doğrusu yönetmenlerle olduğu kadar, yapımevleriyle de aram iyiydi. Hatta yönetmen sıkıntısı olduğu için yönetmenlik teklifi de geliyordu. “Ben böyle filmler yapmak istemiyorum; benim kendime göre bir sinema anlayışım var.” diyordum. Şayet gerekli sermayeyi bulur ve filmi çekersem, bölge işletmecisi olarak bana yardımcı olacaklarını söylediler: “Filmi Sansür’den geçir, kopyayı bize teslim et. Biz de onu çoğaltalım, on kopya hâline getirelim, afişlerini, lobilerini, tanıtım materyalini basalım.” Filmin hâsılatına mahsuben tabiî. O zaman bize bir film şirketi kurmak meselesi kalıyordu. Ancak neyle, nasıl kuracağız? Kimden para bulacağız? İki sene bu arayışla geçti.
Dolayısıyla işin fikrî boyutu hemen hemen oluşmuş, olgunlaşmış ama maddî boyutu bir problem olarak duruyordu. Galiba Elif Film’in kurulması da o zamana denk geliyordu?
Evet. Netice itibariyle bir film şirketi kuruldu. Bu işlere gönül veren, Ali Emir Osmanoğlu başta olmak üzere, imam hatip son sınıf öğrencisi üç arkadaşla ilk adımı attık. Babaları tüccardı. Ebeveynlerinden maddî yardım alarak ve sözlerini geçirebilecekleri çevrelerden borçlanarak, hac rehberi mahiyetinde, yarı belgesel bir film yapmak istedik. 1969 yılı hac mevsiminde küçük bir sermayeyle Kabe Yolları’nı çektik. Belgesel büyük ilgi gördü; sinemalarda iyi iş yaptı. “Bunu yapabildiğimize göre daha profesyonel sinema filmleri de yapabiliriz.” dedik. Biraz daha sermaye takviyesi lâzımdı. Birkaç iş adamı daha katarak bu şirketi komandit şirket hâline getirdik. Böylece sermaye oluştu. Hangi filmi çekeceğimizin arayışına girdik. O zamanki şartlara göre Huzur Sokağı romanına karar verdik ve ilk filmim Birleşen Yollar (1970) doğdu.
Ben sinemanın kesin olarak ekip işi olduğuna inanmışımdır; bütün mesele o. Bilhassa senaryo, çok kolektif bir iştir, bir edebiyatçının bulunması şarttır. Buna inandığım için, iyi bir ekip kurarak ve çok kişiyle istişare ederek oluşturdum senaryoyu. Çok iddialı bir şeydi; bize yol gösteren hiçbir örnek yoktu. İlk defa biz çıkıyorduk. Bunun bir ekol olmasını, kalıcı bir şey olmasını istiyordum; herkese mal edilecek, seyircisini geliştirecek bir şey.
Bizde sinemanın nasıl anlattığından çok ne anlattığı meselesi önemlidir. Şahsen bende öyledir; kuru estetikten pek hazzetmem. Sinema önce bir ruhtur, şekli o kadar önemli değil. Zaten her öz kendi biçimini doğurur. Biçim öze bağlıdır; yani biçimcilik şartı yoktur.
Genel olarak filmleriniz didaktik bir anlatıma sahip. Bu özel bir tercih miydi yoksa dönemin konjonktürü böyle bir anlatım biçimini mi doğurdu?
O zamanlar her şey didaktikti, dergiler, tiyatrolar, edebiyat, sanat vs. Bütün amaç devrime hazırlamaktı. Milli Demokratik Devrim (MDD) denilen, genç subaylarla bürokratik ve askerî güçlerin meydana getirdiği devrim ve karşı devrim hareketlerinin yer aldığı bir atmosfer hâkimdi. Her şeyiyle kaba, dogmatik, slogancı bir dönemdi; incelik yoktu. Buna karşı çıkan gençlik hareketlerinin söylemleri de bu minval üzerineydi.
Peki bugün bir film çekseniz yine didaktik bir anlatımı mı tercih edersiniz?
Bugün çekeceğim bir filmin didaktik olması imkânsız. Şu andaki ortamda, hem fikrî yönü, hem özü, hem de biçimiyle yeni şeyler söylemek lâzım. İnsanın materyalist ortamdan kendine dönük bir ortama geçme arayışları, bu noktada tasavvufun insanı eğiten, olgunlaştıran, mertebe kazandıran yönleri var. Bu değişim-dönüşüm ihtiyacını anlaşıldığı manadaki bir tarikat tanımıyla değil de içedönük, ruh zenginliği yönüyle ele alan senaryolar üzerinde çalışmak gerekir. Ben yaparım, yapamam o ayrı. Ama şimdiki dönemde çekilecek filmler böyle olmalı.
Şimdiki dönemde artık kimler neyi, nasıl yapacak bilmiyorum, ama yapacak. Elbette ki sinema bitmez. Seyircinin Millî Sinema çizgisindeki bu tarz filmlere ihtiyacı, böyle bir beklentisi var. Bu tarz sinema, millî, manevî değerlere bağlı, dinî duyarlılıkları olan filmler Türkiye anlayışı içinde mutlaka yapılacak.
Sizce “Türk sineması” ya da Türkiye’de bir “sinema dili” oluştu mu ve Yeşilçam buna ne kadar katkı sağladı?
Millî Sinema, zaten anlatım diliyle “Bu bir Türk filmidir.” diyebilmeli. Ama biz oraya gelmeden önce o kadar çok şeyle boğuşuyoruz ki, ne anlattığımızdan nasıl anlattığımıza sıra gelmiyor. Malzemeyi zanaatkâr yanımızla helva yapıp ortaya koyma uğraşından, nasıl anlatacağız meselesine pek sıra gelmedi. O, lüks geldi açıkçası. Birkaç kişi denemek istedi ama başkalarının parasıyla yaptıkları için patronlarını batırdı. Türk sinemasının şanssızlığı, başından itibaren bu kadar önemli bir aracın, eğitim, tebliğ, telkin, eğlence vasıtasının, aynı zamanda yedinci sanat dediğimiz önemli bir sanatın tamamen başıboş bırakılmasıdır. Televizyonun en ucuz eğlence aracı hâline gelivermesiyle de sıfırın tüketilmesidir.
Sinema sektör olarak nasıl bir noktaya geldi sizce?
Artık üç beş arkadaşın katkısıyla film yapılamıyor. Büyük bir organizasyon lâzım film yapmak için. En derin teknolojiler kullanılıyor bugün. Bu da büyük ölçüde sermayeye bağlı. Siz de bu pahalı teknolojiyi kullanmak zorundasınız. Sesli çekim gerekiyor vs. Estetiği bir kenara bırakın, her şeyiyle şimdiki sisteme uygun film üretmek, pahalı bir teknoloji hâline geldi. Eskiden böyle değildi. Türk sinemasının mucizesi de bu; başka ülkelerde çok büyük paralarla, sanayi hâlinde yapılan bir sanatken burada üç beş müteşebbisin, oyuncunun ve teknik ekibin canhıraş bir şekilde her şeylerini ortaya koyarak, yokluk içinde bir şeyler ürettiği bir sektördür Türk sineması. İnsan becerisine dayalı böyle bir ekoldür Yeşilçam. Şimdi o insan ilişkileri bitti; her şey profesyonelleşti. Bu profesyonelleşmenin gereği olarak daha büyük işbölümü ve organizasyon lâzım; bu da bir sanayi gerektiriyor tabi. Sanayi olmazsa bu nasıl olacak? Ben de tek tek çıkışlar arıyorum.
Not: Bu söyleşi Bilim ve Sanat Vakfı tarafından yayınlanan Notlar serisinin 8. kitabından derlenmiştir. Notlar 8: Yücel Çakmaklı ile Milli Sinema Üzerine, Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi 1, Nisan 2008.