Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
09.03.2017 Aşıklar Şehri O Eski Sinemalar Nesibe Sena Arslan

Damien Chazelle’in son filmi Aşıklar Şehri (La La Land, 2016), bu yılın en ilgi gören yapımların biri. Los Angeles’ta hayallerinin peşindeki iki gencin, Hollywood yıldızı olmaya hevesli Mia ile kendi caz kulübünü açarak cazı yok olmaktan kurtarmak isteyen Sebastian’ın hikâyesine odaklanan film, müzikalin altın çağı olarak görülen ellilerin büyüsünü günümüze uyarlamasıyla hem gişede hem eleştirmenler cephesinde dikkatleri üzerine topladı.  

En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen ödülleri dahil olmak üzere yedi Altın Küre ve beş BAFTA’yı kucaklayan film aldığı on dört adaylıkla aynı zamanda, Perde Açılıyor (All About Eve, 1950) ve Titanik (1997) ile birlikte, “Oscar’a en çok aday gösterilen film” olarak tarihe geçti. Böylece Artist (2011), Argo (2012) ve Birdman’den (2014) sonra Hollywood bir kez daha “Hollywood güzellemesi” yapan bir filme kayıtsız kalmadı. 
 
Sinemaya Kaçmak
Sosyal ve politik çatışmaların uzağında, naif ve masalsı bir yer olarak yansıtılan Los Angeles’ta geçen Aşıklar Şehri, 2016’nın boğucu havasına “köprüden önce son çıkış” gibi yetişti. Hollywood’da ilk örnekleri Büyük Buhran, yetkin örnekleriyse savaş dönemine denk gelen müzikal türü bu bakımdan “kaçış sineması” olarak da tarif edilebilir. Dünyanın dört bir yanında yaşanan terör olayları, Suriye’deki kanlı savaş, göçmen sorunu, Brexit, tartışmalı geçen Amerikan seçimleri ve sonuçlarıyla yoğun bir gündemle boğuştuğumuz 2016, gerçeklerden kaçıp sinemaya sığınmak için fazla bile zorlu geçti. Bu durum Aşıklar Şehri’nin de bir anlamda işine geldi ve filme gösterilen ilgiyi artırdı.
 
Bütün bunlar düşünüldüğünde, Altın Küre ödül töreni konuşmalarında (filmin, mutluluğu hayalleri gerçekleştirmekle orantılayan ana fikrini bütün bir yapıma mal eder gibi) Aşıklar Şehri’ne “bir şans veren” yapım şirketi ve filmi ödüle layık bulanlara tekrar tekrar teşekkür edilmesi şaşırtıcı bir durum. Sonuçta, ilk filmi Whiplash (2014) ile kendini fazlasıyla ispatlamış ve dikkat çekmiş Chazelle’in, Hollywood’un kendisiyle adeta aşk yaşadığı bir senaryoyu son yıllarda tekrar rağbet gören müzikal formatta çekmesi, sinema için son zamanların en kârlı projelerden birinin formülü! 
 
“Nostaljik” Cazibe Sineması
Tom Gunning’in ilk dönem sinema anlayışını tanımladığı “cazibe sineması” kısaca görüntünün izleyiciyi cezbetmesi, filmde seyirlik unsurların ön planda olmasını ifade eder. Gunning’in bahsettiği, sinemada anlatının henüz olgunlaşmadığı 1900’den 1910’a kadarki dönemde filmlere duyulan ilgi, kaynağını görüntünün gücünden ve sıra dışı bir tecrübe sunmasından alır. Dolayısıyla, cazibe sinemasında anlatı için görüntünün gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Yine Gunning’e göre ilk dönemi belirleyen “cazibeler” sinema dili ve tekniklerinin gelişmesiyle yok olmaz, yalnızca kendini biçimde gizler.
 
Rengarenk mizanseni, şaşırtıcı kamera kullanımı ve kurgusuyla Aşıklar Şehri gizlenmiş cazibelerle dolu. Cazibenin başlıca sebebiyse müzikal form ve sunduğu ütopik dünya. Görselliğiyle ilgi uyandıran film, daha ilk sahneden cazibesini konuşturup bütün dikkatleri üzerinde toplayan etkileyici bir müzikal parçayla başlar. Trafiğin akmadığı bir otoyolda tek planda çekilmiş gibi kurgulanan açılış sekansında kamera, dansçılarla birlikte arabaların arasında ve üzerinde gezinirken trafiğin aksine müzik bitene kadar bir an olsun yerinde durmaz.
 
Hikâyenin sıradanlığı ve karakterlerin yüzeyselliğini telafi edebilen; müzikal parçalar ve filmin başrolleri arasındaki kimyanın her şeyi unutturabildiği klasik müzikal kalıplarını Aşıklar Şehri’nde de bulmak mümkün. Fred Astaire-Ginger Rogers arasındaki uyumu Ryan Gosling-Emma Stone ikilisiyle yakalamaya çalışan film, aynı zamanda Singin’ in the Rain (1952), An American in Paris (1951) gibi müzikalin Altın Çağ örneklerinden ve Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg, 1964) gibi Fransız müzikallerinden bolca esinlenir. Mia ve Sebastian’ın gökyüzünde valsi Moulin Rouge’u (2001) akla getirir; Casablanca (1942) ve Asi Gençlik (Rebel Without a Cause, 1955) de filmde sıklıkla anılır. Bu yüzden, Aşıklar Şehri için müzikali günümüze taşır derken, ilham aldığı filmlerde görüp sevdiğimiz her şeyi aslında nostalji kuşağı gibi yeniden karşımıza çıkardığı kast ediliyor.
 
Bütün kusurlarından arınmış ve etnik olarak büyük oranda “temizlenmiş” gibi duran Los Angeles’ta (belki de olaylar Trump’ın duvarı inşa edildikten sonra yaşanıyor?) akıllı telefonun henüz icat edilmediği bir dönemin havası filme hakimdir, ta ki Mia’nın elinde bir telefon belirene ya da birkaç siyahi müzisyen Sebastian’ın takıldığı kulüpte caz yapana kadar. Aşıklar Şehri’nin nostaljik cazibesi, filmin hangi devire ait olduğu belirsiz gerçekliği kadar “eski zamanlar” naifliği ve idealistliği taşıyan karakterleri için de geçerli. Görsellik ve nostalji sevgisi her sahnede o kadar baskın ki karakterler, müzikal parçalar ve arkasındaki teknik ekip kadar ilgi çekici olmayı başaramaz. Böylece, Mia ile Sebastian’ın hayalleri, endişeleri, hayata nasıl baktığı ve beklentileri gölgede kalır. Hatta müzikal parçaların dışında kalan hikâye zaman zaman filme ağırlık yapar, anlatıyı hantallaştırır.
 
Hayaller ve Hayatlar
Chazelle’in röportajlarında sıklıkla bahsettiği gibi filmde iki farklı dünyanın dengesi tutturulmaya çalışılmış: bir tarafta aşk ve hayallerin yer aldığı ütopik “müzikal dünya,” diğer tarafta hedefler ve sanatçı olmanın zorluklarının yaşandığı “gerçek dünya.” Yönetmenin ilk filminde ele aldığı tema “sanatçının çilesi” Aşıklar Şehri’nin “gerçek dünyasında” bir kez daha karşımıza çıkar. Hayallerinin peşinde Mia ve Sebastian’ın yaşadığı zorluklar ve bu durumun ilişkilerine verdiği zarar filmin çatışması gibi gösterilir. Hatta müzikal parçaların tamamına yakını ilk yarıda bitip de filmin ikinci yarısına gelindiğinde anlatı ağırlaşıp, filmin geri kalanıyla uyumsuz, kendi içinde yeni bir dram filmine dönüşür.
 
Hollywood hayalciliğinin altını çizen bu zıtlık, müzikal kalıplarını yeniden yorumlamaya imkân tanısa da çatışma ve dramın gerçekçi bir zemine kavuşmasını engeller. Mia ve Sebastian’ın -filmin gerçek dünyasının iddia ettiği gibi- yaşadığı güçlük pek de inandırıcı sayılmaz. Bu bakımdan Chazelle’in bahsettiği müzikal dünya ve gerçek dünya arasındaki ton uyuşmazlığı filmi zayıflatmakta. Seyir keyfinden yine de çok şey kaybetmeyen Aşıklar Şehri, her şeye rağmen sinemanın o eski günlerini hatırlatan basit ve romantik bir yapım. Altından kalkılmaz gibi görünen toplumsal ve ekonomik sorunlar, patoloji ve aşırılıklarla sinemada görmeye alıştığımız aşk ve ayrılığın sadece “basit ve romantik” olmasıysa bugün için nadir bir nitelik. 
 
YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..