Okuyucu Eleştrileri
Hayal Perdesi okuyucularından gelen film eleştirileri arasından seçtiklerini bu alanda yayınlıyor. Siz de yazılarınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
02.10.2010 The Truman Show

“Nereye Varacak Bu İşin Sonu?”

Mehmet Ali Özkan

Tırtıl’la Alice, bir süre ses çıkarmadan birbirlerini süzdüler; neden sonra Tırtıl marpucunu ağzından çıkardı ve tembel, uykulu bir sesle Alice’e, “Sen kimsin?” diye sordu.
İnsana konuşmayı sürdürme isteği veren bir başlangıç cümlesi sayılmazdı bu.
Alice utana sıkıla, “Şey, ben, ben de şu anda pek bilmiyorum efendim,” dedi, “bu sabah yataktan kalktığımda kim olduğumu biliyordum, ama o zamandan bu yana o kadar çok değiştim ki…”
“O da ne demek?” dedi Tırtıl sertçe, “Söylediğini açıkla bakalım!”
“Açıklayamayacağım efendim,” dedi Alice, “Ben kendim değilim ki kendi dediğimi açıklayabileyim; anlıyorsunuz ya.”
“Hiçbir şey anlamıyorum!” dedi Tırtıl.
“Korkarım daha fazla anlatamayacağım,” dedi Alice terbiyeli terbiyeli, “çünkü ben de anlayamıyorum zaten. Hem sonra, bir günde bir sürü boy değiştirmek, kalıptan kalıba girmek de insanın aklını karıştırıyor.”
“Karıştırmaz,” dedi Tırtıl.
“Şimdilik size öyle gelebilir,” dedi Alice, “ama bir gün krizalit haline gelip de –bir gün nasıl olsa gelecekseniz– sonra kelebek olunca, size de tuhaf gelecek bu değişmeler, değil mi?”
“Hiç de gelmez!” dedi Tırtıl.
“Belki size gelmez,” dedi Alice, “siz başka türlü düşünebilirsiniz, ama ben kendi hesabıma çok tuhaf bulurdum.”
“Sen ha!” dedi Tırtıl küçümseyerek, “Sen kimsin ki?”
(Alice Harikalar Ülkesinde, Lewis Carroll)
 
                   
                                    
Giriş
1895’teki halka açık ilk film gösterimi olan Trenin Gara Girişi’nden bu yana 115 yıl geçti. O sırada üzerlerine doğru gelen tren görüntüsünden insanların ürküp salondan kaçmaya yeltendikleri söylenir. Bugün ise, “film, televizyon, bilgisayar, internet, görüntülü iletişim” derken, “medya” öyle bir hale geldi ki, uçan kaçan trenler, arabalar -hem de dev ekranlarda- evlerimizin içine kadar girdi. Artık, herhangi bir nedenle konuşmak zorunda olduğumuz kişilerin ya da sevdiklerimizin sesi hatta görüntüsü, anında cebimizde, çantamızda. Yıllardır görüşmediğimiz, nerede olduğunu dahi bilmediğimiz çok eski bir tanıdıkla “facebook”ta bir gün karşılaşıvermek hiç de uzak ihtimal değil. Hele twitter’daysanız ve internete bağlıysanız, arkadaşlarınızın internette ne yaptığını, nereleri dolaştığını anlık bir şekilde takip edebiliyorsunuz –onlar da sizi aynı şekilde görüyorlar tabii. “Evrensel, tiranca bir gözetim, hem de ana rahminden mezara kadar bir gözetim altındayız. … Eskinin geleneksel, özel, kişisel düşünceleri, eylemleri… bir anda her şeyi bilgisayara yükleyen yeni enformasyon kayıt kuyutlama yöntemlerince tehdit altında. Bunlar sanki affetmeyi hiç bilmeyen, unutmayan, bağışlamayan, eski günlerdeki “yanlışlarımızı” kayıttan düşmeyen devasa bir dedikodu sayfası gibi. … Herkesin herkesin yapıp ettiğiyle bu kadar uğraştığı, hepimizin bir toplumsal değişimin amelesine dönüştüğü günümüz dünyasına nasıl gelip dayandık? Bunu kim programladı? Bu ne iştir?” (McLuhan, 2005: 12)         
 
Kitle İletişim Kuramları ve Sinema – Bir Kesişim Kümesi mi Var?
19. ve 20. yüzyıllar ile henüz başında olduğumuz 21. yüzyıl, başka bir çok değişim ve dönüşümle birlikte, en hızlı ve takibi güç –üstelik, sonuçları itibarıyla en kapsamlı- gelişmeleri iletişim alanında yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Bir yandan böylesi gelişmeler yaşanırken, bu gidişi anlamlandırmak, olup bitenlerin niçinini ve nasılını inceleyip araştıracak, bu konular üzerinde kafa yoracak, çözümlemeler geliştirecek insanların ortaya çıkması da kaçınılmazdı elbette. Adına “düşünür, filozof ya da kuramcı” denen bu kişiler toplumdaki gelişmelerin “ne idüğünü” kavramaya, bunun iyiye mi kötüye mi gidiş olduğunu sorgulamaya çalışarak, ulaştıkları sonuçları kendi düşünce sistemleri içinde dile getirmekte. Bu teorisyenlerin son üç çeyrek yüzyılda, özellikle de son yarım yüzyılda söylediklerine bakıldığında, iletişim alanında yaşanan gelişmelerin nitelik ve niceliğiyle örtüşen bir şekilde, kuramların da iletişimi/medyayı daha çok göz önüne aldığını, hatta sadece bu çerçevede gelişmeye başladığını görüyoruz. Medyadaki değişim ve dönüşümlerin nasıl bir evren inşa ettiğini görmeye, anlamaya çalışan bu çabalar, yaygın adlandırmasıyla “Kitle İletişim Kuramları” adını alan bir kuram kümesi oluşturmuş durumda.
 
Öte yandan, iletişim alanında yaşanan gelişmeler dendiğinde ilk akla gelen alanlardan biri de elbette “sinema”. Sinema, bütün bu sözü edilen medyatik değişme ve dönüşmelerin merkezine çok yakın bir yerde duruyor. Bir yandan değişimlerin tetikleyicisi olabilirken, bir yandan da birçok senarist ve yönetmenin elinde, yaşanılan çağı yansıtan bir aynaya dönüşüyor. Sinema, 20. ve 21. yüzyılda tüm dünyada oluşan ortak görsel dilin ardındaki en büyük etken. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bayrağı televizyona kaptırmış olsa da kısa zamanda kendini toparlayıp televizyonla el ele vermeyi başarmış, bu sayede de mesafeyi en aza indirgemiş bir “endüstri/sanat kolu”.
 
Eğlenme, zaman geçirme –ve elbette büyük yapım şirketlerine para kazandırma– amaçları bir yana bırakılırsa, filmler, insanlara bir şeyler düşündüren, onlara belli sorular sordurtan, onları etkileyen ve bu anlamda ciddi entelektüel doyum sağlayan kanallardan/ortamlardan biri. Hal böyle olunca, sinemanın bu özelliğinin farkında olan “düşünür” yanı güçlü senarist ya da “auter”ler de, sinema dilini kullanarak insanlara bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Paradoksal gibi görünse de, “dünyanın gidişatı, medya-birey-toplum ilişkileri ve medyanın nasıl bir dünya kurduğu”na dair çoğu “distopik” cevap ve düşüncelerini, yine o “medya”nın en önemli sacayaklarından biri olan sinema aracılığıyla dile getirmek için senaryo yazan, film yapan senarist ve yönetmenler de var. Bu tür yönetmen ve senaristlerin yaptığı da, aslında, neredeyse görsel dile tercüme edilmiş bir “medya” teorisi ortaya koymak oluyor. İşte tam da burası, yani bu kesişim noktası, başlıbaşına bir incelemeye konu olmayı hak ediyor.
 
Sinemada, iletişim araçlarının/medyanın şimdiki ve gelecekteki durumuna, insanların bu araçları nasıl kullanacaklarına ve bunun da nasıl bir toplum oluşturacağına dair öngörüler sunan filmlerin sayısı çok da fazla değil. Ya da şöyle demek daha doğru olacak: Doğrudan bunu kendine sorun edinmiş ve tema olarak belirlemiş filmlerin sayısı çok kabarık değil. Ancak eldeki filmler bu gözle incelendiğinde, günümüzde ve gelecekte medyanın durumuyla ilgili bize çok şey söyleyecek durumda. The Truman Show, Citizen Kane, Network, V for Vendetta ve Matrix ilk akla gelen filmler.
 
Bu incelemede, kitle iletişimine dair bir şeyler söyleyen bir kavramı ele alarak, bu kavramla ilgili bir atmosferi olduğunu düşündüğüm bir filmi o kavram bağlamında incelemeye çalışacağım. Üzerinde bir şeyler söyleyeceğim film The Truman Show (Yön: Peter Weir, 1998). Bu filmle ilişkilendirilebilecek pek çok kavramdan en uygununun Gramsci’nin “hegemonya” kavramı olduğunu düşünüyorum.
 
Hegemonya ve İlişkili Kavramlar – “Zor”la Güzellik Olmuyorsa, “Rıza” Seçeneği Var
Kökleri Marx’a, hatta Hegel’e kadar götürülebilirse de, esas olarak Marksist filozof ve politikacı Antonio Gramsci tarafından öne sürülmüş ve geliştirilmiş bir kavram olan “hegemonya”, “bir grubun başka gruplar üzerinde baskın olma durumunu ifade etmektedir ve bu durumu elde etmek için yürütülen savaşıma “hegemonik mücadele” denir. Hegemonya doğrudan ve açık zor ya da güç kullanımyla elde edilen ve sürdürülen iktidar değil, asıl olarak “zor kullanmaksızın elde edilebilen tahakküm edebilme” konumudur. Egemen grup (ya da sınıf), öteki grupların rızasıyla elde eder bu iktidarı. Burada kilit kavram ‘rıza’dır ve Gramsci’nin önemle üzerinde durduğu nokta bu rızanın nasıl yeniden ve yeniden üretilebildiğidir.
 
Gramsci, “rıza”nın söz konusu olmasını bir takım araçlarla açıklamaya gider ve bu araçları “hegomonik aygıtlar” olarak adlandırır. Eğitim, aile, din, kültür pratikleri vs. bu aygıtların unsurlarıdır. Bu aygıtlar sayesindedir ki, egemen güçler kendi ideolojilerini “genel geçer bir kabul” haline getirirler. Belli bir zamanda belirli bir ideoloji egemen olarak genel geçer ve doğal bir söylem haline gelir. Bu söylem egemenliğiyle elde edilen güç ya da iktidar konumu “hegemonya”dır.
 
Gramsci, eserlerinde hegemonya kavramını farklı anlamlara gelecek şekilde kullanmakla birlikte, “devlet” ile “sivil toplum” ayırımını ortadan kaldıran, bunlar arasında ayrım gözetmeyen bir son formül sunar bize, ki yukarıdaki tanımlar da bu formüle ve sonuçlarına işaret etmektedir. Kendisini Gramsci’nin devamcısı sayan Althusser de, “kiliseleri, partileri, sendikaları, aileleri, okulları, gazeteleri ve kültürel girişimleri “Devletin İdeolojik Aygıtları” sayan tezini, bu son formülü esas alarak geliştirmiştir. “Onların (ideolojilerin) gerçekleştirildiği kurumların kamuya ait ya da özel olup olmadığı önemli değildir –çünkü hepsi, onları denetleyen ve ‘kamu ile özel arasındaki her ayırımın ön koşulu olan tek yönetici (kontrol sahibi) devletin kesimleridir.”. (Anderson, 2007: 60)
  
Egemen sınıfın dünya görüşü,  ideolojik kontrol mekanizmaları ve toplumsallaştırıcı kurumlar sayesinde gündelik yaşamın her alanını etki altına alır. Gramsci’nin “organik aydınlar” dediği kafa emeği kullanan “din görevlileri, öğretmenler ve medya mensupları”, egemen sınıfa ait görüşlerin “sağduyu” ve “his” haline gelmesini sağlarlar. (…) Böylece egemen sınıfın görüşleri, toplumun geniş kesimlerince benimsenip “sağduyu” gibi algılanmaya başlanır. Hâkim sınıf, kontrolünde tuttuğu zenginlikleri ve toplumda işgal ettiği pozisyonu korumak, sürdürmek ve sürekli hale getirmek için kendi dünya görüşünü, felsefesini, bilimini kültürel ve ahlaki değerlerini topluma mal eder. (…) İnsanlar, herhangi bir toplumsal sorunla karşı karşıya geldiklerinde kendilerine öğretildiği gibi, yani egemen sınıfın bakış açısıyla olayları değerlendirirler. Bu bakış açısı onlara “doğal” ve “sağduyulu” olarak görünür. (Yaylagül, 2008: 97, 98, 99)
 
Hegemonya kavramı böylece tanımlandıktan ve ona eşlik eden “rıza, hegemonik mücadele, organik aydın, sağduyu, his” gibi kavramlara da işaret ettikten sonra, sözünü ettiğimiz filmle bu kavramlar arasındaki ilişkileri görmeye başlayabiliriz. Ancak, bunun yapılabilmesi için, filmin öyküsünün ana hatlarıyla hatırlanması ve filmle ilgili anlamsal boyutlara özetle de olsa işaret edilmesinde fayda var.
 
Truman Show’da Ne Var?
Filmin başkahramanı Truman, anne karnındayken bir şirket tarafından evlat edinilerek 24 saat boyunca her yaptığı izlenen bir “show” kahramanına dönüştürülmüştür. İlginç olan, bu şovun son derece büyük, dev bir sette gerçekleştiriliyor olmasıdır. Seaheaven adı verilen, deniz kenarındaki bir kasaba görünümlü bu dev sette her şey bir oyunun, kesintisiz canlı yayın yapılan bir şovun parçasıdır. Güneş, gök kubbeyi andıran şeffaf tavanda doğdurulup batırılmaktadır. Ay ise, aslında sadece “ay görünümlü bir kumanda odası”dır; bütün bu setteki herkesin –gizli kulaklıklar ve mikrofonlar taşıyan oyuncuların, aslında gizli birer set elemanı olan tüm görevlilerin– ve 5 bin civarında kamera başta olmak üzere her şeyin yönetildiği bir kumanda odası. Setin dışındaki bütün dünyada kesintisiz canlı yayını yapılmaktadır bu şovun ve sadece Truman bu gösteriden habersiz, kendi gerçek ve özel hayatını yaşadığını sanmaktadır. Oysa annesi, öldüğünü sandığı babası ve karısı bile bu şovun aktörlerindendir. En iyi dostu olduğunu sandığı, birlikte büyüdükleri Marlon da listeye dâhildir. Ancak bir gün terslikler başlar; gökteki set ışıklarından biri düşer, aktörler dil sürçmeleri yaşar, radyo yayını diye yapılan yayına polislerin telsiz konuşmaları karışır vs. Daha önce de, Truman, oraya geçici olarak gelen ikinci dereceden oyunculardan birine âşık olmuş, ancak kız apar topar setin dışına çıkarılmıştır. Olup bitenleri yavaş yavaş bir araya getirmeye başlayan Truman, işin içinde bir iş olduğunu anlar. Kendisine küçükken deniz korkusu aşılanmış olduğu halde bütün cesaretini toplayarak bir yelkenliye biner ve denize (deniz sandığı dev havuza) açılır. Yönetmen Cristof, onu durdurmak için denizde büyük bir fırtına oluşturur. Ancak Truman ölümden kurtulur ve gemisiyle yol almaya devam eder. Beri yandan, alınacak fazla yol da yoktur aslında. Bu yüzden, geminin burnu, üzeri gökyüzünü andıracak şekilde boyanmış olan set duvarına çarpar ve gemi karaya oturur. Truman büyük bir şaşkınlıkla duvara dokunur. O zaman Cristof’un sesini duyarız. Cristof onu setten çıkmaması için ikna etmeye çalışır. Ancak Truman kararlıdır. Buradan çıkacak, gönlünü verdiği kıza koşacaktır. Ve çıkar… Ancak, nefesini tutmuş onu seyreden dış dünyadaki seyirciler, “Truman Show”un yayını kesilir kesilmez, “başka kanalda ne olduğunu” sorarlar birbirlerine…
 
Filmin temelde üç anlam katmanı var:
1) En yüzeyde, son derece ilgi çekici, zekice kurgulanmış bir öykü var ki bu, yukarıda detaylı bir şekilde özetlendi. Bu anlam düzeyinde film, Greimas’ın klasik “eyleyensel örnekçe”sine göre çözümlenebilecek bir öykü anlatmaktadır: “1) Öznenin birinci durumu 2) edim 3) öznenin ikinci durumu”. Bu formülasyonu film üzerinde şu şekilde görürüz: Zorluklarla çepeçevre kuşatılmış bir adamın (birinci durum), etrafını saran bu sahte dünyanın farkına vararak, bütün korkularını yenmeyi başarması sonunda (edim), ödül olarak da gerçek dünyayla temasa ve sevdiğine kavuşmaya hak kazanması (ikinci durum).
2) Medya eleştirisi bağlamında bu film, özellikle Gramsci’nin “hegemonya” kavramı ya da McLuhan’ın görüşleri çerçevesinde tartışılabilecek son derece zengin bir içeriğe sahip. Bu ikinci anlam boyutundaki değerlendirme, biraz daha “militan” ve can yakıcı olmaya aday.
3) İnsanın bu evrendeki varlığını sorgulayan ontolojik açılımlar içeren film, doğrudan bir insan-evren-Tanrı ilişkisi bağlamına da oturtulabilir. Özellikle Cristof ile Truman arasındaki ilişki “insanla Tanrı arasındaki ilişki” olarak okunabileceği gibi, tersinden, “şeytanla insan” arasındaki ilişki olarak da okunmaya uygun.
 
Filmin birinci ve üçüncü anlamsal düzlemleri bu incelemede dışarıda tutulacak, “birey-toplum-medya” ilişkilerine dair söyledikleri ise Gramsci’nin “hegemonya” kavramı bağlamında mercek altına alınacaktır. Bu arada, “hegemonya” kavramı da, klasik Marxist söylemdeki gibi burjuva-proletarya sınıfları arasındaki iktidar mücadelesi çerçevesinde değil, biraz uyarlanmış bir okumayla, kapitalist sistemin bireyler üzerinde kurduğu tahakküm ve bu tahakkümün en önemli aygıtı olan medya açısından ele alınacaktır.
 
Hegemonya Bu Filmin Neresinde?
Truman Show’un yaşadığı Seaheaven adlı kasaba, iğneden ipliğe her şeyin kurgusal olduğu, her şeyin ve her kişinin, dış dünyada 24 saat yayınlanan bu şovun sürdürülmesi amacına hizmet ettiği, “heaven” görünümlü bir hegemonya cehenneminden başka bir şey değil aslında. Peki, nasıl bir hegemonya bu ve hangi nitelikleri taşıyor? Sömüren ve kullanan kim, sömürülen ve kullanılan kim?
 
Filmin bütününde Truman’ın olup bitenlerin farkında olmaması kilit öneme sahip. Çünkü hegemonik bir toplumda, rızası yoluyla egemenlerin çıkarına uygun yaşatılıp onlara hizmet ettirilen “uyanmamış” kimsenin durumu da böyledir. Etrafında bir olay dönmekte, ancak o başlangıçta bunlardan şüphe bile etmemektedir. Demek ki “şov”un sürmesi için “rıza”sı sağlanmış durumdadır. Peki, bu “rıza” nasıl sağlanmıştır? Yönetmen, aralara serpiştirdiği epizodik sekanslar yardımıyla bunları bize bir bir gösterir.
 
Her insanın içinde bulunan keşfetme, yeni yerler görme arzusu “okul” ve “öğretmenler” tarafından köreltilmiş, cesareti tamamen kırılmış, yaşadığı yerin en iyi yer olduğuna ve başka yerleri görmek için çaba harcamasının anlamsızlığına inandırılmıştır. Bir derste, tıpkı Macellan gibi kendisinin de dünyayı keşif turuna çıkmak istediğini söyleyen Truman’a öğretmeni gülerek (küçükken herkesin böyle şeyler isteyebileceğini, onu bu anlamsız arzusu ve taşkınlığı için affettiğini vurgulayan bir ses tonuyla) dünya haritasını gösterir ve cevap verir: “Çok geç kaldın Truman. Artık keşfedilecek bir yer kalmadı!”
 
İkinci olarak, gün gelir de deniz yoluyla uzaklara açılmak ister kaygısıyla, bu sözde senaryosuz ve spontane şovda bir trajik bölüm kurgulanmış, baba rolünü oynayan oyuncunun bir deniz kazasında rol icabı boğulup ölmesi sağlanmıştır. Bu yüzden Truman ömrü boyunca denizden korkmuş, denize her yaklaştığında babasının ölümünü hatırladığı ve bundan suçluluk duyduğu için başı dönmüş, geri dönmek zorunda kalmıştır. Üstelik seyrettiği dizi filmlerin büyük bir kısmı da evden uzaklaşmanın tehlikeleri ve yuvaya dönmenin/yuvadan ayrılmamanın fazilet ve mutluluğu hakkındadır. Uçakla gitmek istediğinde, acentenin duvarlarındaki posterler adeta parmaklarını sallayarak tehdit ederler onu: “Terörist saldırılar, uçak kazaları, salgınlar, sakatlanmalar… Sizin de başınıza gelebilir!” (It Could Happen to You –ki, bu aslında bir film afişidir, gerçekten de bu adla bir film mevcuttur.)
 
Şovdaki her şey, “annesi, babası, karısı, en yakın (zannettiği) arkadaşı, komşusu ve hatta komşusunun Dalmaçyalı köpekleri…” onu burada, şovda, o “gayr-i insani” gözetim tiranlığı ve hegemonyası altında tutmak için işbirliği içindedir. Kasabada yayımlanan gazete, sürekli onu burada kalmaya ikna edecek, onu “yönlendirecek”, olup bitenleri “sağduyulu” kılacak haberlerle çıkmaktadır. Kısaca, sistemin ideolojik aygıtları full-time, non-stop iş başındadır.
Bu şovun yönetmeni Christof’un öyküdeki konumlanışı da ayrı bir öneme sahiptir. Şirketler topluluğu, dolarlar, hisse senetleri gibi kapitalist ve karanlık bir arka planla “sanat” olarak görülebilecek bir işin ortasında salınmaktadır. Aslında bu, tam da günümüz medyasının konumudur ve Christof da film dilinde “medyanın ete kemiğe bürünmüş hali”dir. Belki şöyle demek daha kapsamlı bir tanımlama olacaktır: Bir zamanlar “devlet” adı altında örgütlenen, ancak değişen şartlar, büyüyen ekonomi ve gelişen teknoloji nedeniyle artık örgütü “beynelmilel” düzeylere taşıyan küresel kapitalist sistemin en önemli hegemonya aracı olan “medya” maşasının sembolüdür Christof. Truman Show sayesinde kazandığı ün ve böylesine dev bir stüdyoyu yönetmenin kendisine verdiği aşırı güven duygusuyla bu düzenin böyle sürüp gideceğini sanmaktadır; öyle ki, megalomanisi tanrısal bir omnipotence (kadir-i mutlaklık) sanrısı geliştirmesine neden olmuştur. Oysa gerçekte onun gücü son derece zayıftır; çünkü sahip olduğu güç Truman’ın kendi etrafında dönenlerden bihaber oluşunun pamuk ipliğine bağlıdır.
 
Bir gün, bu pamuk ipliği tel tel sökülmeye başlar: Geceleri yıldız görüntüsü versin diye kullanılan lambalardan biri Truman’ın yanı başına düşüverir. “Sirius yıldızı” yazılıdır üzerinde. Truman bir anlam veremez. Derken, tüm ekibin yönetildiği, oyuncuların komut aldığı ve haberleştiği frekans, sözde “Seaheavens” radyosunun frekansına karışıp da konuşmalar duyulunca, Truman herkesin kendisini takip ettiğinden şüphelenmeye başlar. Olaylar gelişir. Takip edildiğinden iyice emin olan Truman bir gece gizlice evden kaçar ve bütün korkularını yenerek denize açılır. Truman artık “uyanmıştır”. Dolayısıyla “rıza” durumu ortadan kalkmış olmaktadır. Rıza ile hegemonyayı devam ettirmek mümkün olmuyorsa, egemen güce tek bir seçenek kalmaktadır: “Zor”un balyozuna başvurma zamanı gelmiş demektir. O zamana dek Truman’a “güven ve huzur ortamı” sunan, dostluk gösteren herkes ve her şey, artık onun karşısında elele vermiş; bu oyunbozanı, bu “yoldan sapmış”ı aramaktadır. Sevimli Dalmaçyalılar bile (ki Disney’in 101 Dalmaçyalılar’ına yaptığı gönderme kör parmağım gözüne cinsindendir) bu kafilenin en önünde korkunç bir şekilde havlamaya başlayarak düzenin bekçiliğine soyunmuşlardır. Ancak çabalar nafiledir. Truman bulunamaz ve Christof o tanrısal edasıyla buyurur: “Güneş doğsun!” Ve gecenin ortasında güneş doğdurulur. Görülür ki Truman bir yelkenlide neşe içinde şarkı söylemektedir. Ve buyrulur: “Fırtına çıksın!” Ve fırtına kopar. Truman, kendisini izleyen, ama kim olduğunu bilmediği güce “Yapabileceğinizin en iyisi bu mu?” diye sorarak meydan okuyunca, Christof tanrısal gazabıyla yeniden buyurur: “Şiddeti artırın!” Yanındakiler “Canlı yayında öldürecek misin adamı?” diye sorunca o da ibret dolu şu cevabı verir: “Canlı yayında doğmuştu, canlı yayında ölebilir o halde!” Çünkü o Christof, yani Christlike’tır (İsa’nın Hıristiyan inancında Tanrısal üçlemenin bir ayağı, bir başka deyişle Tanrının yeryüzüne inmiş “mücessem” hali olduğunu hatırlamalı burada). Tekne alabora oldu olacakken, fırtına durdurulur. Truman kendine gelir ve yeniden yola koyulur. Ancak, meşhur ifadesiyle “kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değildirler”. Tam her şey düzeldi diye düşünürken, tekne burnunun stüdyo duvarına çarpmasıyla, Truman neye uğradığını şaşırır. Yaklaşık otuz senedir devam etmekte olan illüzyon ilk defa gerçeğin duvarına toslamıştır. Artık etrafındaki o sanal dünyanın sınırlarına gelip dayanmıştır, ama bu “acı” bir andır. Bütün hayatınızın bir yalandan, bir sanallıktan, bir oyundan, görüntüden ibaret olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelmek… Truman o büyük varoluşsal şaşkınlıkla duvarı yoklarken Christof son kozunu oynamaya karar verir, mikrofonu eline alarak “Truman!” diye seslenir. Truman göklerden gelen bu tanrısal sesle irkilerek sorar: “Sen de kimsin?!”. “Ben yaratıcıyım (kısa bir duraklama) milyonlara ulaşan dev bir şovun yaratıcısı!”. Christof, “Dışarıda da aynı yalanlar var. Benim senin için yarattığım dünya, olması gereken dünyadır. Burada huzur ve güven içindesin.” diyecek olur; ancak Truman’ın cevabı nettir: “Kafamın içine kamera koyamadın!”. Ve meşhur repliğini (“Hani olur da görüşemezsek diye, iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler!”) tekrarlayıp tüm seyircilerine (elbette alaylı bir şekilde Christof’a) reverans yapar; derin bir nefes alarak “çıkış”tan gerçek dünyadan içeri girer. O kapıdan girerken attığı adımlar, “Through-man” “yani sırtından para kazanılan, sömürülen, uyuyan adam” olmaktan çıkıp “True-man” “gerçek insan” olma yolunda atılmış adımlardır. Film biter. Şovu seyreden herkes sevinç içindedir. Ancak yayın kesilir. Ve aynı “herkes” başka bir kanalı çevirir, yeni şovlara yelken açar. Senarist Andrew Niccol çok akıllıca düşünerek filmin adını Truman Show koyduğu gibi, filmdeki şovu da aynı şekilde adlandırmıştır. “Başka kanala bakalım.” repliğinin filmin final sahnesini oluşturması, yani daha açık bir deyişle, tam da bizim seyrettiğimiz filmin bitişiyle örtüştürülmesi ise, aslında bize üçüncü bir Truman Show’u sezdirmektedir; belki de her birimizin az ya da çok bihaber oyuncusu olduğumuz daha büyük şovu.
 
Sonuç
The Truman Show, sonu klasik Hollywood filmlerindeki gibi bir coşku, bir başarı ve “kahramanın yolculuğunun sonu” edasında biter gibi görünse de aslında hüzünlü; kötümser olmasa da karamsar bir film. Nasıl ki filmdeki şovun yayınlanmasını mümkün kılanlar o şovun seyircileri ise, gerçek dünyada medyaya halihazırdaki “omnipotence”ini (özgüvenini) gümüş bir tepsi içinde armağan edenler de biz seyircileriz. Filmde, Truman’ın âşık olduğu Sylvia karakteri dışında tek bir kişi bu etik-dışı hegemonik mini-dünyaya, bu cennet görünümlü gözetim cehennemine karşı çıkmıyor; herkes sadece seyrediyor, Christof’un verdikleriyle yetiniyor. Truman’ın ölmesini istemedikleri kesin, ancak ölse de “Başka bir kanala bakalım”dan öte bir şey söyleyecek gibi durmuyorlar.
 
Film düzenleniş biçimi ve imkânsız gibi görünen bu öyküsüyle bize içinde bulunduğumuz medyatik çağ üzerine düşünme çağrısı yapıyor. Bizi kendi dünyamızın hegemonik, ideolojik aygıtlarının ne olduğunu anlamak için yüreklendiriyor. Uyanmanın bedelini göstererek bizi uyarıp, her şeye rağmen dik durmamızı öğütlüyor.
 
The Truman Show aynı zamanda, bize sinemanın (yani sinemadaki senarist ve yönetmenlerin) medya üzerine düşündüğünü, okuduğunu ve özellikle de sürekli yayın yapan gazete, televizyon gibi iletişim araçlarının inşa ettiği dünyaya karşı söyleyecek sözleri olduğunu gösteriyor. Söylediklerine dikkat kesildiğimizde, bakış açılarının kimi medya teorileriyle ya da en azından bu alandaki kavramlarla örtüştüğünü görebiliyoruz. Sinemanın çağına ayna tutan yapısı, entelektüel duruşu pek çok filmde kendini hissettiriyor. Bu tarz filmler, “sinemanın televizyondan öç alması” gibi yorumlanmaya uygun gibi görünse de, etrafımıza şöyle bir bakıvermememiz, eş-dost, hısım-akraba çevresine daha dikkatli eğilmemiz, bizim de küresel bir Truman Show yaşıyor olabileceğimiz gibi acı bir gerçekle yüz yüze getirebilir izlyiciyi. “Sonuçta The Truman Show’un meramı, anti-ütopyanın kendisine değil, geldiği zaman farkına bile varmayabileceğimize -hatta çoktan gelmiş olabileceğine- dikkat çekmek.” (Kutlu, Tarihsiz: 12)
 
İçinde yaşadığımız çağ, girişte de belirtildiği gibi, tiranca bir gözetimle, hegemonik bir medya kuşatmasıyla karşı karşıya. Gün yok ki yeni bir şey çıkmasın, yeni bir iletişim teknolojisiyle tanışmayalım, yeni bir dizi başlamasın… Başta alıntılanan Alis’le Tırtıl diyalogunda olduğu gibi her gün ayrı bir kalıba giriyoruz. Bir telefonun nasıl kullanılacağını öğrenmeye fırsat bulamadan bir yenisi çıkıyor. Aldığınız bilgisayar ya da televizyon, son model diye düşünürken, siz onu kurup keyif kahvesini içmeye hazırlanırken, o çoktan eskimiş oluyor. Bu hıza yetişemiyoruz. Yetişmeye çalıştığımızda da ondan başka yapacak şey kalmadığını, yaşamaya vakit bırakmadığımızı görüyoruz.
 
Öyleyse, filmde bütün bu gözetim işinin gayri ahlakiliğine bilinçli bir şekilde vurgu yapan ve bunu eyleme dönüştüren tek karakter olan Sylvia’nın göğsündeki büyük düğmede yazdığı gibi sormanın vakti gelmiş demektir: “How is it going to end?” Ve unutulmamalıdır ki, bütün bu hegemonik yapıyı kendi adımıza kırmayı başarmakla yükümlü olanlar bizleriz. Dolayısıyla, sonumuzu belirleyecek, başlıktaki soruya cevap verecek olan da yine bizden başkası değil.
 
KAYNAKÇA:
 
ANDERSON, G. ( 2007). Gramsci - hegemonya, doğu-batı sorunu ve strateji (çev. Tarık Günersel). İstanbul, Salyangoz Yayınları.
KUTLUKHAN, K. (Tarihsiz). Günümüzün klasikleri-2. Sinema Merkez Dergisi Eki.
MCLUHAN, M.,QUENTIN, F. (2005). Yaradanımız medya (çev. Ünsal Oskay). İstanbul, Merkez Kitapçılık.        
YAYLAGÜL, L. (2008). Kitle iletişim kuramları. Ankara, Dipnot Yayınları.
 

 

ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..