Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
14.03.2011 127 Saat Bir Kaçış Alanı Olarak Doğa Barış Saydam

Danny Boyle son filmi 127 Saat (127 Hours)’te, dağcılıkla uğraşan Aron Ralston’ın 2003 yılında tek başına çıktığı yolculuklardan birinde geçirdiği kaza sonrasında sıkıştığı kayadan kurtulmak için kolunu kesmek zorunda kalmasını, Survivor yarışmaları ayarında bir seyirlikle beyazperdeye taşıyor. Bir yandan da doğaya dönüş mitinin altını oyuyor. Ailesinden ve toplumsal yaşamdan uzakta kalan bir adamın doğa karşısında uğradığı yenilgiden bir ibret hikâyesi çıkararak, Henry David Thoreau’nun felsefesinin aslında geçici bir kaçış felsefesi olduğu vurgusunu yapıyor.

 

Filmin başında Ralston evinde çantasını hazırlarken bir yandan da modern dünyadaki günlük rutinler bütün karmaşıklığı ve sıkıcılığıyla arka plânda video klip estetiğinde akmaktadır. Hayatın bir an bile duraksamayan dinamik akışı, otoyoldaki trafiğin kaotik görüntüsüyle üst üste bindirilir ve hayatla trafik arasında bir paralellik kurulur. Daha sonra Ralston’ın arabasıyla bu düzenden kaçışını izleriz. Geride bırakılan McDonald’s, KFC, Burger King, Starbucks ve benzeri markaların tabelâları aynı zamanda Ralston’ın içinde bulunduğu kültürden de uzaklaştığının simgesi gibidir. Bağlı olduğu toplumu tanımlamada kullanılan ve hepsi birer metafor hâline gelen simgeleri tek tek geride bırakarak kanyona gelen Ralston, burada doğayla iç içe olmaktan mutlu görünür. Şehir yaşamının keşmekeşine ve karanlığına karşın, vadideki yaşam durağan ve aydınlıktır. Burada acı bile kendi anlamından uzaktır. Ralston bisikletiyle vadide gezinirken yuvarlanmasına rağmen, bundan acı duymaz, tersine keyif alır. Sonuçta kendisini tanımlayan kültürden sıyrılmış ve içinde bulunduğu medeniyetin sınırlarının dışına çıkmış, aile yaşamının sıkıntı ve sorumluluklarından azat edilmiştir. Fakat film ilerledikçe, bütün bunların yönetmen Boyle tarafından bilinçli bir şekilde bizlere sunulduğunu fark ederiz.

 

Krizler ve Felâket Filmlerinde Yaşanan Artış

Modern yaşamın baş döndürücü hızı, yaşanan siyasi, ekonomik ve sosyal krizler, kitle iletişim araçlarıyla şekillenen tek tip bir kitle kültürünün bireyin yaşamındaki hegemonik etkisi gibi faktörlerin günümüzde giderek çoğalmasıyla birlikte sinemada da “doğaya dönüş” temalı filmlerin sayısında bir artış yaşanır. Bir taraftan Yarından Sonra (The Day After Tomorrow, 2004), Mistik Olay (The Happening, 2008) ve 2012 (2009) gibi, insanoğlunun doğaya verdiği zararların boyutlarını gösteren ve bozulan doğal dengenin ne gibi sonuçları olabileceğini didaktik bir şekilde hatırlatan, yaşanan kötüye gidişten nemalanan felâket filmleri furya hâlinde üretilmeye başlar, diğer taraftan da bir fenomene dönüşen Lost (2004-2010) gibi dizi yahut bir arayışın anlatıldığı Özgürlük Yolu (Into the Wild, 2007) gibi filmler Thoreaucu bir doğaya dönüş felsefesine işlerlik kazandırır. 1970’lerdeki felâket filmlerine benzer şekilde, toplumun büyük çoğunluğuna hâkim olan hoşnutsuzluğu ifade eden bu yapımlar, aynı zamanda güçlü bir erkek figürü yaratarak, ataerkil bir toplumun devamına, erkeğin liderliği yeniden ele almasına ve ailenin bu şekilde sağlamlaştırılmasına vurgu yapar. 127 Saat, temsili kodlar aracılığıyla bu sistemi aynı şekilde beyazperdeye taşır.

 

Yönetmen Danny Boyle, öncelikle Ralston karakterinin toplumdan ve medeniyetten kaçışıyla Thoreaucu doğaya dönüş felsefesi arasında bir bağ kurar. Ralston’ın doğayla barışık bir şekilde yaşadığında özgür, mutlu ve huzurlu olduğunu, doğadayken başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, kendi kendisine yetebildiğini gösterir. Thoreau’nun felsefesine göre her şeyden önce insanın kendi kendine yetebilmesi ve bu anlamda özgür olabilmesi gerekir. Thoreau, bir insanın gerçek özgürlüğü, kendi ihtiyaçlarını mümkün olduğu kadar kendisinin karşılaması ile elde edilebileceğini belirtir. Doğayla uyum içinde ilişki kurmanın yolunu ise yaşamın sadeleştirilmesinde görür. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Thoreau’nun felsefesi ile Ralston’ın yaşamı arasında paralel bir ilişki vardır, ama bir noktada bu ilişki kesintiye uğrar. Thoreau’nun felsefesinde en önemli şey özgürlüktür ve özgürlük ancak bir seçimle sağlanır. 127 Saat’te ise özgürlüğe imkân tanınmaz.

 

Doğaya Dönüş mü, Doğaya Kaçış mı?

Yönetmen Boyle, metropol yaşamıyla trafik arasında kurduğu analoji sayesinde, bizlere metropoldeki yaşamın karmaşık, baş döndürücü derecede hızlı ve uyum sağlaması son derece güç olduğu mesajını verir. Bu yüzden doğaya dönüş kaçınılmazdır. Doğa ise bir ferahlığın ve rahatlığın mekânıdır. Doğada her şey uyum içindedir ve hayat kendi ritmi içinde sessiz sakin akıp gitmektedir. Doğa bir çekim merkezidir, kalabalıktan kaçıp kafa dinleme yeridir. Dolayısıyla bir tercihten çok bir kaçış alanı işlevi görür. Bütün cezbedici niteliklerine karşın doğa, aynı zamanda bir cangıldır; tekinsizdir, tehlikelidir. Sürekli ikamet edilecek bir alan değildir; geçici bir uğrak yeridir. Bu anlamda Ralston’ın geçirdiği kaza ânı, bize doğanın tehlikelerini ve acımasızlığını en çarpıcı şekilde kanıtlar. Thoreau’nun felsefesine göre bütünlüklü bir yaşamın ifadesi hâline gelen ve barınaktan çok bir tür “yuva”ya dönüşen doğa, özgürleştirici ve sağaltıcı bir işleve sahiptir. Fakat doğanın bu işlevleri, bir yanıyla da toplumsal yaşamı ve medeniyeti tehdit etmektedir. Çünkü bireyin kendi kendine yettiği yerde toplum da çözülmeye başlar.

 

Doyle’un filminde Ralston karakteri doğadayken özgürmüş gibi gösterilir, ama aslında Ralston için doğa sadece bir kaçış alanından ibarettir. Başı sıkıştığında, içi daraldığında ya da canı macera yaşamak istediğinde gidip vakit geçirebileceği bir oyun yeridir. Bu yüzden de Ralston’ın kolunu kesip vadiden çıktığında ilk yaptığı şey, kayalara tırmanırken kullandığı demiri öpmek olur. Ralston’ın demiri öpmesi, hayatta kaldığı için yaşadığı sevincin bir tezahürü değildir. Hâlâ medeniyetin içinde olduğunun, hâlâ bir şeylerin ve birilerinin bir parçası olduğunun göstergesidir. Küçük demir parçası, medeniyetin bir metaforu olurken Ralston karakterinin özgürlük alanı da daha net bir şekilde ortaya çıkar. Ralston ataerkil toplumda her erkeğe tanınan kadar özgürlüğe sahiptir. İstediğinde kimseye haber vermeden gezilere çıkar, burada karşılaştığı kızlarla flört eder, dilediğince macera yaşar. Sonuçta dönüp dolaşıp geleceği yer ise ailesinin yanıdır; ancak bir medeniyetin içinde ve bir ailenin yanında anlam bulur, tamamlanır. Filmin sonunda Ralston’ı bir kolu kesik, fiziksel olarak “yarım” bir şekilde görürüz. Buna karşın Ralston havuzdan çıktığında bir yığın insandan oluşan geniş bir aile fotoğrafının tam ortasındadır ve ailesi tarafından “bütün”leştirilmiştir.

 

Bu açıdan bakıldığında 127 Saat, kriz dönemlerinde daha da muhafazakârlaşan anaakım sinema dilinin mevcut temsili kodları sayesinde bizlere aba altından sopa göstermeyi ihmal etmez ve sistemi yeniden üretmekten geri durmaz. Özgürlük Yolu filminde doğada tek başına yaşarken, yediği zehirli ot nedeniyle ölen Chris’in son gördüğü şey, Tolstoy’un yazdığı “mutluluk ancak paylaşıldıkça gerçek olur” sözüdür. Chris sürekli Thoreau ve Tolstoy okumasına rağmen, ölüm ânına kadar bu satırı fark edemez; ancak Chris ölüp ekran aydınladığında bu satır fark edilir. 127 Saat’te de Ralston film boyunca özgürmüş gibi davranarak dilediğini yapmaya çalışır, ancak filmin sonunda ekranda bir yazı bizi durumdan haberdar eder: “Aron dağcılığa ve kanyonları dolaşmaya devam etti. Ama yola çıkmadan nereye gideceğine dair hep bir not bıraktı.”

 

Bırakılan not, aynı zamanda medeniyetin, kültürün ve ailenin de hayaletini imler. Bu hayalet, Ralston’ın kaza geçirdiği âna kadar gizlense, Chris ölene kadar ortalıkta gözükmese de, biliriz ki o hep anlatının bir yerinde vardır. Doğa, ancak bir kaçış ve çatışma alanı olarak anlatının içinde yer alır; bir bütünleşme alanı olduğu zaman ise tehlike baş gösterir. Thoreau felsefesinin özünü ve görevini, “can sıkıntısına gazel yazmak değil, kümesin üstünde öten bir horoz gibi komşularını uyandırmak”(1)  olarak açıklarken Danny Boyle’un 127 Saat’i komşularını itinayla bu sese karşı birlik olmaya davet eder.

 

Kaynakça:

(1) Henry David Thoreau, Doğal Yaşam ve Başkaldırı: Sivil İtaatsizlik ve Wolden Gölü, Çev. Seda Çiftçi, İstanbul, Kaknüs Yayınları, Nisan 2001, s. 6

YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..