Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
20.07.2010 Sıradan İnsanlar Savaşın Sıradanlığı Celil Civan

Sivillerle askerler üzerindeki etkileri, sebep olduğu yıkım ve yarattığı trajedi ile savaş, sinema için vazgeçilmez konulardan olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nı, Vietnam’ı, cephe çatışmaları içermese bile şiddetli geçen Soğuk Savaş’ı, yakın dönemden itibaren Bosna ve Irak’ı anlatan filmler, yönetmenin yorumladığı tarihsel bir dönemi anlatmakla kalmayıp savaşın insanın ruhsal dünyasında bıraktığı izleri de dile getirir. Fedakârlığı, kahramanlığı, zulmü ve şiddeti anlatan bu filmlerden bazıları, savaşın ve militarizmin eleştirisini de yapar. Savaş sıradan insanların huzurunu, ruhsal yapısını bozar; masum insanları “ölüm aygıtı”nın bir parçası hâline getirir. Öyle ki karıncayı incitmeyen herhangi biri, cephede gözünü kırpmadan adam öldürür. 1986 tarihli Oliver Stone filmi Müfreze (Platoon)’nin afişinde belirtildiği gibi: “The first casualty of war is innocence.” (Savaşta ilk kaybedilen şey masumiyettir.) Filmin sloganında geçen “casualty” zayiat demektir ve bu slogan, askeri bir ifadeyle masumiyeti yan yana getirdiği için ince bir alay taşır.

Savaş: Sıradan Bir Olgu
Vladimir Perisic’in filmi Sıradan İnsanlar (Ordinary People, 2009), daha adıyla savaşın sıra dışılığını tersyüz eder. Savaş, savaşın dışındaki insanlar için sıra dışı gözükse de savaşın içindekiler için olağan bir olaydan başka bir şey değildir. Üstelik bu sıradanlık sadece askerler için değil, kurbanlar için de geçerlidir. Asker için öldürmek nasıl sıradanlaşmışsa kurbanlar için de ölmek öyledir. Filmde hem askerlerin hem de kurbanların sessizliği ve durağanlığı, bu vurguya dikkat çeker. Öldürme biçimi bile sıradan bir işten öteye gitmez: “Düşman” yere çökertilir ve arkasından ateş edilir. Ayağa kalkmak, yüzünü dönmek isteyen kurbanlar zorla yere çökertilip yüzleri çevrilir ve öldürülür. Ölüm sıradan bir olgu hâline gelirken kurbanlar da kendilerini öldüren askerler gibi anonimleşir; adları silindiği gibi ölürken yüzleri de görünmez. Bu anlamda sıradan kelimesi anonim kelimesini de çağrıştırır.
 
Film, savaşın sıra dışı bir olgu olmadığını anlatırken savaşı sıradan kılan unsurları da ima eder. Özellikle medya, savaşı sıradanlaştırma konusunda uzmandır. Düşmanı kurşuna dizmek için yola çıkan askerlerin askeri araçtaki radyodan duydukları haberlerin dili, bunu apaçık anlatır. Haberlerde “teröristlerin saldırıları”ndan ve “düşmanın etkisiz hâle getirilmesi gerektiği”nden söz edilir. Bu haberleri dinleyen askerler için söylenenler sıradan bir anlam kazanır: “Teröristler saldırdığına göre biz askerlerin onları yok etmesi kadar olağan bir şey yoktur”. Dahası medya, savaşı sadece devletin diliyle yeniden üretmekle kalmaz, haberler bitince yayınlanan spor ve hava durumu anonsları da savaşı gündelik hayatın bir parçası hâline getirir.
 
Savaşın gündelik hayatın parçası oluşu, askerlerin yaşam biçimleriyle gösterilir. Askerler sıradan bir günde olduğu gibi sabah “Koğuş kalk!” sesiyle uyanıp yataklarını yapar, kamuflâjlarını giyip kahvaltıya iner, kahvaltıdan sonra da askeri bir araca binip kurbanları öldürmek üzere bir çiftliğe giderler. Kurbanlar gelmeden önce komutan onları nasıl öldüreceklerini anlatır. Kamyonlarla isimsiz kurbanlar gelir ve askerler işlerini yapar. Filmde öldürmek, askerler bağlamında hayatlarını idame ettirmek için yaptıkları işin bir parçasından başka bir şey değildir. Onlar askerdir ve öldürürler. Hatta filmin sonlarına doğru işlerini daha “verimli” yapmak ve zamanı daha iyi kullanmak için iki gruba ayrılırlar. Şiddet, verimlilik esasının öne çıkmasıyla teknik bir mesele hâline gelerek banalleşir. Verimli hâle getirilmek istenen işin çiftlikte yapılması ise acı bir ironiden başka bir şey değildir.
 
Balkanlarda Bir “Yabancı”
Film, masum bir gencin nasıl ölüm makinesi hâline geldiğini anlatmak yerine savaşın nasıl gündelik hayatın bir parçası olduğuna eğilir. Öyle ki bu banallik, filmde hiçbir sıra dışı vurguya imkân tanımaz. Kahramanımız Dzoni (Relja Popovic), eline geçen iki fırsatı da geri teperek sıradanlığı kayıtsızlıkla birleştirir. Komutan, düşmanı nasıl öldürmeleri gerektiğini anlattıktan sonra Dzoni “ben yapmayacağım” diye itiraz etse de bu itirazı uzun sürmez. Dışarı çıkan arkadaşlarını takip eder ve “işini” yapar. Komutanın bu itiraz karşısındaki tavrı da dikkat çekicidir. Dzoni’ye beklendiği gibi ne bağırır ne de onu döver. “Bu da ne demek?” diye sorup işine geri döner. Başka bir ifadeyle komutan için bu itiraz sıradan bir tepkiden başka bir şey değildir. Asker itiraz etse de işini yapar. Nitekim Dzoni de arkadaşlarıyla birlikte düşmanı öldürür. Dzoni herhangi bir değişim geçirmediği gibi seyircinin beklentilerini de boşa düşürür. İtiraz ederken de, işini yaparken de hep aynı sıkılgan, kayıtsız tavrını sürdürür. Filmin bir yerinde, kurbanlardan birini köşeye çekip sigara uzattığında “düşmanını” kurtaracağını düşünen seyirci, yine hayal kırıklığına uğrar. Dzoni adamla konuşurken arkadaşları gelip adamı öldürmek için götürür. Dzoni kayıtsızca arkalarından bakar. Bu kayıtsızlık ve sıradanlık, filmin durağan diline de yansır. Uzun sekanslar, sessizlik ve Dzoni’nin can sıkıntısı, savaşa ve insanlık durumuna varoluşçu anlamda absürd bir hava katar. Dzoni, Balkanlarda savaşan bir Meursault gibidir.
 
Filmin sonunda yer alan iki sahnede absürdlük tekrar karşımıza çıkar. Askerler çiftlikten dönerken yolda bir barikatla karşılaşır. Komutan, bilgi aldıktan sonra otobüse gelip yolun tıkandığını, teröristlerin kültür merkezini işgal ettiklerini, oraya gidip düşmanı yakalamalarını söyler. Dzoni bir kez daha sesini çıkarır. Ama söylediği, bir itirazdan çok bıkkınlığı ve yılgınlığı dile getirir: “Yorgunum.” Komutan, yine kayıtsız kalınca diğer askerler de seslerini yükseltir. Onların tepkisi de Dzoni’ninkinden farklı değildir. Artık savaşmayacağız demek yerine, “bugünlük yeter” diye itiraz ederler. Bu sahnede Dzoni’nin tepkisi, savaş karşıtı bir hâl almadan absürd bir nitelik kazanır. Filmin son sahnesi de benzer bir saçmalık içerir: Dzoni, bir sivil gibi savaşın ortasında bir kafeye oturup kahve içer. Etraftan birkaç el silah sesi gelir. Kahvesini içerken bir yandan da parmaklarıyla kaç kişiyi öldürdüğünü sayar. Absürdlük ve banallik yine devrededir: Hatırlamak için bile olsa öldürdüğü insanlar Dzoni için artık sayıdan ibarettir. Oysa “kelle hesabı” yapmak mümkün olsa bile “kişi”ler sayıya gelmez.
 
Sıradan İnsanlar, 1990’lı yılların Balkanlarında yaşanan şiddeti ve etnik temizliği ele alır gibi görünse de yönetmen Vladimir Perisic, daha çok savaşın sıradanlığı ve absürdlüğü üzerinde durur. Film yer yer yarı belgesel bir anlatıma sahip olmasına rağmen tarihsel arka plâna vurgu yapmak yerine Balkanlarda yaşananları, derdini anlatmak için gerekli bir sahne olarak kullanmakla yetinir.
YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..