Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
18.02.2011 127 Saat Şehirli Çocuk Doğaya Karşı Celil Civan

Şehir hayatının keşmekeşi, rekabeti önceleyen acımasız iş hayatı ve yabancılaşma, modern bireyleri alternatifler aramaya sevk eder. Ancak ideolojilerin “demode” olduğu bir devirde söz konusu arayışlar, yüzeysel bakıldığında ideolojiyle ilintisi olmayan bireysel tercihler şeklinde ortaya çıkar. New Age dinlerine ilgi, yoga ve meditasyon, “kuantum düşünce” modası, doğa sevgisi bireysel, kolay ve ideolojiden azade oldukları için şehirlilerin ilgisini çeker. Oysa söz konusu eğilimler, modern hayata karşı görünmelerine rağmen alabildiğine moderndirler. Zira bu alternatifler, hiçbir şekilde modern hayattan tamamiyle kopmayı gerektirmez. Tam tersine bütünüyle modern hayatın içinden çıkar. Dahası, bu tür şehirli eğilimler ideolojiden uzak görünseler de liberal ideolojiyi yeniden üretir. Buradaki tüm “alternatifler” modern şehre geri dönmeyi ima eder: Doğaya “mesai saatleri” dışında gidilir, yoga ve meditasyon yeni bir “iş gününe” daha iyi başlamamızı sağlar. Kuantum düşünce, “rakipleri” nasıl alt etmemiz gerektiğini söyler.

 

İnsan yapımı kültüre karşı doğadan yana çıkmak birtakım sorunları da beraberinde getirir: Hegel’e soracak olursak insan olduğu müddetçe doğa aynı doğa değildir dolayısıyla insanın “saf doğa”ya dönüşü mümkün değildir. Başka bir ifadeyle Hegelci anlamda, doğaya dönüş de insan yapımıdır ve kültürün bir parçasıdır. Bunun dışında doğaya dönüşün ideolojik ve felsefi temellerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu göz ardı etmenin en ironik örneği Sean Penn’in Özgürlük Yolu (Into the Wild, 2007) filminde görülür. Cebindeki parayı yakıp, çantasına doldurduğu kitaplarla doğaya giden kahraman, soğukta donar, zehirli olduğunu bilmediği bir bitkiyi yer ve ölür. Doğaya giderken, parayı yakmadan ve Tolstoy okumadan önce bitkileri (doğanın kendisini) öğrenmek daha hayati bir önem taşır. Özgürlük Yolu’nun kahramanı doğayı sevmesine sever ama bu doğadışı bir sevgiden başka bir şey değildir.

 

Danny Boyle’un son filmi 127 Saat’in (127 Hours, 2010) kahramanının Penn’in filmindeki maceracıya benzer “yüce” amaçları yoktur. Onun için doğa şehrin keşmekeşinden kaçmak anlamına gelir ama buradaki doğa, şehrin (kültürün) karşıtı değildir, tam tersine onun bir parçası gibidir: Aron Ralston için doğa haftasonları gitmekten hoşlandığı bir oyun parkına benzer. Başına gelen talihsiz kazaya kadar gördüğümüz gibi doğa, bisikletle hız yapılan, kızlarla görüşülen, yer altı sularında yüzülen bir eğlence yeridir. Üstelik söz konusu mekân haftasonlarında dahi şehirlilerin akınına uğramaz; her zaman Ralston’un “hizmetinde” bir keyif aracı işlevi görür. Ralston’un kazaya uğradıktan sonra “kimseye nerede olduğumu söylemedim” diye hayıflanması da aynı anlayışın yansıması gibidir: Doğa “başka bir yer” olarak algılanmadığı, kendi hayatının bir parçası olduğu için diğerleri haberdar edilmez. Ayrıca annesinden azar işitmek istemeyen hiçbir çocuk oyun parkına gittiğini söylemez.

 

Kültürel bir oyuncak olarak doğa ne kadar evcil ve aşina gözükürse gözüksün gene de “birazcık” tekinsizdir: Ralston aşırı bir özgüvenle kayalara tırmanırken bir kaya parçası üstüne düşer ve kahramanımız doğanın içinde sıkışıp kalır. Film Ralston’ın kayanın altında sıkışıp kaldıktan, kolunu feda ederek kurtulmasına kadar geçen 127 saatin hikâyesine odaklanır ancak söz konusu “tekinsiz doğa”nın tüm tekinsizliği kaya düştükten sonra kaybolup gider. Burada, ne kadar aşina olursa olsun varlığımıza meydan okuyan, kahramanı ve seyirciyi travmatize eden bir tekinsizlikle karşılaşmayız. Dolayısıyla kaza, kahramanın ideolojik bir hesaplaşmaya girmesini gerektirecek bir duruma sebep olmaz. Aksine Ralston, salıncaktan düşmüş bir çocuk gibi annesini, ailesini, sevdiklerini düşünür ve onlara kavuşmayı özler. Başka bir ifadeyle bir çocuk ne kadar yaramazlık yaparsa yapsın döneceği yer annesinin kucağıdır. Öyleyse alabildiğine özgür Ralston, başına bir kaza gelir gelmez iflah olmaz bir muhafazakâr olduğunu hemen belli eder. Bu anlamda filmde Ralston’ın doğadaki özgürlüğü ile şehirdeki tutsaklığı gibi bir çatışma öğesini aramak da nafiledir.

 

Dahası film, Ralston’ın aptal şehirli özgüveniyle sıkıcı iyimserliğini pekiştirecek şekilde kazaya rağmen kurtulacağını ima eden bir seyir izler. Bu da gerilim eksikliğini vurguladığı gibi filmin doğaya bakış açısını tekrar eder: Doğa, şehirli hayatın yabancılığına karşıt bir ideolojik alternatif değildir, tekinsiz bir mekân hiç değildir; tam aksine biraz nefes almak için gidilecek bir oyun parkından ibarettir. Eh, oyun parklarında kazalar da normaldir!

YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..