Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
11.09.2015 Sessizliğin Bakışı İmkânsız Olana Bakmak Celil Civan

Amerikalı belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer, Oscar adayı belgeseli Öldürme Eylemi (Act of Killing, 2012) ile 1965 yılında, askeri darbe sonrasında Endonezya’da komünist oldukları iddia edilenlere dönük katliamları katliamcıların gözünden anlatıyordu. Söz konusu belgesel, binlerce insan öldürmüş çetecilere, paramiliter gruplara, yarı-resmi örgütlere ve siyasetçilere odaklanıyordu. Katliamcıların işledikleri cinayetleri sevdikleri filmlerdekine benzer biçimde “sahnelemeleri”, kurbanların acısını hafifsemek ve insanlık dışı bir hadiseyi bir karnaval havasına bürümek gibi eleştiriler getirse de Oppenheimer’in riskli tercihi, Endonezya’nın hâlâ bastırdığı geçmişinin gün yüzüne çıktığı anlara şahitlik etti. Komünistleri yok etmekle övünen katiller, kimi sahnelerde sessizliğe bürünüyor, kimi zaman çekilen sahnenin kendilerini “fazla zalim” gösterdiğinden şikâyet ediyor ve çekilen filmin tarihi gerçekleri mi anlattığını, yoksa ne kadar acımasız olduklarını mı gösterdiğini tartışıyorlardı. Mikhail Bakhtin, karnavalın mevcut hiyerarşik ve ideolojik yapıyı tersyüz ettiğini iddia ediyordu ama yirminci yüzyılın tarihine baktığımızda karnavalın ideolojinin altını oymak yerine onu tahkim eden bir anlatım biçimi haline geldiğini söylemek mümkün. Zira ezilenlerin iktidarı alaşağı ettiklerine dair bir fantezinin ötesinde karnaval, iktidarın akıl ve yasa dışına çıktığı anları tasvir ediyor.

Öldürme Eylemi’nin “kahramanlarından” Anwar, kafasını kestiği bir kurbanının gözlerini unutamadığını, kurbanın gözlerinin kâbus görmesine sebep olduğunu söylüyordu. Oppenheimer, bir önceki belgeselinin bir devamı sayılabilecek Sessizliğin Bakışı’nda, hem bu bakışın izini hem de Endonezya’yı etkisi altına almaya devam eden sessizliği öne çıkarıyor. Askeri darbe sonrasında yaşanan cinayetlerin sorumluları hâlâ görevdeyken Endonezyalılar elli yıl önce yaşanan katliamı dile getirmekten kaçınmaya devam ediyor. Daha doğrusu bir önceki belgeselde katliamlardan sorumlu olanlar yıllar sonra buluştuklarında, gençlik anılarını hatırlar gibi “Bütün katiller de buradaymış” diye gülüşürken zulme uğrayan kurbanların yakınları korkudan sessizliğe gömülmeyi tercih ediyorlar. Ancak Sessizliğin Bakışı, öldürülen ağabeyinin katilleriyle yüzleşmek isteyen göz hastalıkları uzmanı Adi Rukun’un hikâyesini anlatmakla geçmişin hayaletlerinden kaçamayacağımızı işaret ediyor.

Katliamlara katılanların gözlerini kontrol eden Rukun, sessiz ve sakin bir tavırla muayene sırasında hastalarına 1965 yılında olanları anlatmalarını istiyor. Dolayısıyla göz muayenesi katillerin geçmişe “bakmalarını” ima eden bir metafora dönüşüyor ama geçmişe bakmak, Adi’nin umut ettiği gibi geçmiyor. Katiller pişman olursa onları affedebileceğini düşünen Adi, tarih boyunca bilindik, modern çağdaysa Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı isimli kitabında cisimlenen bahanelerle karşılaşıyor: Bize ne emredildiyse onu yaptık, amacımız memleketi kurtarmaktı, Amerika bize komünistlerden korkmamız gerektiğini öğretti… Film, Endonezya’nın geçmişine dair belgesel bir anlatım kullanmaktan uzak durmayı tercih etse de Amerikalıların çektiği bir belgeselin görüntüleri, komünizme karşı mücadelenin dış desteğini de apaçık gösteriyor. Belgeselin Amerikalı anlatıcısı komünizme karşı verilen mücadeleyi överken yerli bir görevli de komünistlerin “bilinçli bir biçimde” ölmek istediğini anlatıyor. Bunun daha dolaylı bir yansımasıysa ilk belgeselde, Öldürme Eylemi’nde mevcut: Katillerin bir kısmı sinefil denebilecek derecede Amerikan filmlerini seyrediyorlar ve kimi cinayet yöntemlerini bu filmlerden ilhamla geliştiriyorlar.

Bağışlanamaz Olanı Bağışlamak

Sessizliğin Bakışı, yakınlarını, tanıdıklarını katledenlere karşı toplumun sessizliğini vurgularken yargılayıcı bir tavır takınmıyor. Zira toplumun, hâlâ egemen olan zalimlere karşı sesini çıkarmaması anlaşılabilir ama sessizlik ve bakış, anlamını daha çok mevcut insanlık dışı hadisenin kendisinden dolayı kazanıyor gibi. Toplumun ve katliamcıların mazeretlerine rağmen böylesi bir hadisenin konuşulması, dahası anlaşılması mümkün mü? Giorgio Agamben, Primo Levi’den ilhamla Yahudi Soykırımı’nın anlatılıp anlatılmayacağını sorguluyor, Theodor Adorno’ysa “Auschzwitz’den sonra şiir yazmanın barbarca olacağını” iddia ediyordu. Rukun’un pişmanlık ve bağışlamaya yönelik tutumu ise Jacques Derrida’nın önermesini akla getiriyor: “Önemli olan bağışlanabilir olanı değil, bağışlanamaz olanı bağışlamaktır.” Bağışlanabilir olan simgeselin sınırları içindedir, peki, simgeselin dahi sınırının dışına çıkanı nasıl bağışlarız? 

Katliamcıların mazeretler uydurarak kendilerinden emin bir tavırla işledikleri cinayetleri doğruladıkları, kurbanlarınsa korkudan sessizliğe gömüldükleri anda, sessizlik ve bakış geçmişin iradi bir biçimde bastırılmasını ve pişmanlığı dile getirmekten kaçınmayı ima ediyor etmesine ama suçun anlaşılmasına dair sorun devam ediyor. Roland Barthes, görüntüye dair aldığı notlardan birinde “Olanaksız olana bakar gibi bakıyorum size.” diyordu. Oppenheimer sadece kurbanları değil, katilleri ve cinayetlerini -olanaksız olanı- odağına alarak geçmişin hayaletleriyle yüzleşmenin imkânlarını sorguluyor. (Celil Civan)

YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..